Kütüphane

Ateşte Dans

Katip Decumus Scotti'nin Vadiorman'a uzanan yolculuğunun başlangıcı.


Bölüm 1

Yer: İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Tarih: 7 Ekim, 3.Çağ 397

Saray, Atrius İnşaat Komitesine, İmparatorluk’ta ki neredeyse her büyüklükten her inşaatı tasdik edip kaydeden katiplerin ve emlak görevlilerinin şirketine, sanki her zaman ev sahipliği yapmıştı. İmparator Magnus’un hükümdarlığından beri, tam iki yüz elli yıldır ayaktaydı komite, İmparatorluk Şehri’ndeki ufak fakat saygıdeğer bir meydanda, yalın görünüşlü ve sade bir bina. Enerjik ve hırslı, orta-sınıftan erkekler ve kadınlar orada çalışırdı, tabii bir de Decumus Scotti gibi halinden memnun orta-yaşlı olanlar. Kimse içinde Komite’nin olmadığı bir dünya düşünemezdi, hele ki Scotti. Daha doğrusu, içinde kendisinin olmadığı bir Komite düşleyemezdi.

“Lord Atrius hizmetlerinizin pekala farkında,” dedi müdür, Scotti’nin ofisini ayıran kepenkleri ardından kapatırken. “Ama biliyorsunuz işler bir süredir kötü.”

“Biliyorum” dedi Scotti, dimdik bir şekilde.

“Lord Vanech’in adamları son zamanlarda bizimle sıkı bir rekabete tutuştular ve eğer ayakta kalmak istiyorsak daha etkili olmalıyız. Maalesef bu, bir zamanlar en iyi fakat günümüzde beklenenin altında randıman gösteren çalışanlarımızdan bazılarını işten çıkarmak zorunda olduğumuz anlamına geliyor.”

“Anlıyorum. Yapacak bir şey yok.”

“Anladığınıza sevindim,” dedi müdür yüzünde bir gülümsemeyle uzaklaşarak. “Lütfen odanızı en kısa sürede boşaltın.”

Scotti, elindeki bütün belgeleri kendisinin yerini alacak kişiye devretmek üzere hazırlamaya başladı. Büyük olasılıkla yerini genç Imbarillius alacaktı, aynen olması gerektiği gibi. Çocuk nasıl iş bitireceğini biliyordu. Scotti eğer Tek Tanrı Tapınağı için sipariş edilmiş Aziz Alessia’nin yeni heykelinin anlaşmalarını bulsaydı, iş arkadaşının ne yapacağını boş bakışlarla merak etmezdi. Muhtemelen bürokratik bir hata uydurup, selefi Decumus Scotti’yi suçlar ve düzeltmek için fazladan para isterdi.

“Atrius İnşaat Komitesi’nden Decumus Scotti için bir mektup var.”

Scotti kafasını kaldırıp baktı. Şişman suratlı kurye ofisine girmişti ve elinde tuttuğu mühürlü bir kağıdı uzatıyordu. Çocuğa bir altın verip, mektubu açtı. Sefil el yazısından, berbat imlası ve dilbilgisinden ve gayri ciddi üslubundan yazarının kim olduğunu hemen anladı. Liodes Jurus, ahlaki olmayan islere karışmakla suçlandığı için birkaç yıl önce Komite’den ayrılan eski bir katip.

————————

“Sevgili Scotti,

Bana hep ne olduğunu merak ettiğini hayal ettim ve en son beni bu ormanda bulmayı beklediğini. Ama burası tam da benim olduğum yer. Ha ha! Eğer akılıysan ve Lord Atrius için (ve kendin için, ha ha) bi sürü çok altın kazanmak istiyorsan, Yeşilyurt’a gelirsin. Eğer son zamanlarda haberleri takip ediyor ya da etmiyorsan, Bosmer ile komsuları Elswere arasinda geçen iki yıl boyunca bir savaş olduğunu bilebilir ya bilmeyebilirsin. Burada isler yeni rayına oturdu ve yeniden inşa edilmesi gereken bi sürü şey var.

Tek basıma kaldırabileceğimden daha çok iş var ama şimdi nüfuzlu birine ihtiyacım var, saygıdeğer bir ajansı temsil eden birinin kalemi eline alması gerek. O birisi sensin, dostum. Gel ve benle Falinnesti, Yeşilyurt’daki Pasko Ananın Meyhanesinde buluş. 2 hafta burada olucum ve sen üzülmiycen.

–Jurus

Not: Yapabilirsen bir araba dolusu kereste getir.”

————————

“Elindeki de ne öyle, Scotti?” diye sordu bir ses. Scotti irkildi. Imbarillius’tu bu, kahrolası yakışıklı yüzüyle panjurların arasından bakıyordu, o en cimri patronların ve en katı taş ustalarının kalplerini yumuşatan bakışlarıyla. Scotti mektubu ceketinin cebine tıkıştırdı.

“Şahsi bir mektup” dedi burun kıvırarak. “Biraz dan toparlanmış olurum.”

“Seni acele ettirmek istemiyorum,” dedi Imbarillius, Scotti’nin masasından birkaç boş mukavele alarak. “Daha şimdi bir tomar belgeyi gözden geçirdim ve yeni katiplerin elleri yazmaktan yoruluyor, o yüzden birkaç mukavele almamı umursamazsın.”

Delikanlı gitti. Scotti mektubu cebinden çıkarıp tekrar okudu. Çok nadir yaptığı bir şeyi yapıp, hayati hakkında düşündü. Hayatı ona aşılmaz siyah duvarlarla çevrili bir sıkıntı denizi gibi göründü. Duvarda sadece dar bir geçidin varlığını görebiliyordu. Çabucak, tekrar düşünme fırsatı bulmadan önce, üzerinde altın yaldızlarla ATRIUS İNŞAAT KOMİTESİ ZAT-I ŞAHANELERİ MAJESTELERİNİN İZNİYLE yazan boş mukavelelerden bir düzine alıp kişisel eşyalarıyla birlikte çantasına sakladı.

Ertesi gün, sersemce bir tereddütsüzlük ile macerasına başladı. O hafta İmparatorluk Şehri’nden yola çıkıp güneye, Yeşilyurt’a giden bir karavanda yer ayırttı. Eşyalarını toplamak için ucu ucuna yetecek vakti vardı ama bir araba kereste almayı unutmadı.

“O arabayı çekecek at için fazladan altın ödemek gerek,” dedi konvoy başı, kaşlarını çatarak.

“Tahmin etmiştim,” dedi, en iyi Imbarillius gülümsemesini yaparak Scotti. On araba o akşamüstü Cyrodiil’in tanıdık taşra manzarası içinde yola çıktı. Kir çiçeklerini, usulca kıvrılan tepeleri, sıcak köyleri geçtiler. Atların toynaklarının taşlara çarparken çıkardıkları ses, Scotti’ye yolu Atrius İnşaat Komitesi’nin yaptığını anımsattı. Tamamlanması için gereken on sekiz kontrattan beşini kendi elleriyle hazırlamıştı.

“Bu keresteleri beraber götürmekle akıllılık ediyorsun,” dedi arabada yanında oturan gri sakallı Breton. “Ticaretle uğraşıyor olmalısın.”

“Öyle sayılır,” dedi Scotti, gizemli olduğunu ümit ettiği bir şekilde, kendini tanıtmadan önce: “Decumus Scotti.”

“Gryf Mallon” dedi adam. “Şairim, aslında eski Bosmer edebiyatı çevirmeni. İki yıl önce Mnoriad Pley Bar’ın yeni keşfedilen birkaç yazıtı üzerinde çalışıyordum ama savaş çıkınca yarıda bırakmak zorunda kaldım. Eğer Yesil Pakt’ı duyduysan, Mnoriad’a da kesinlikle yabancı değilsindir.”

Scotti adamın tamamen saçmaladığını düşündü ama yine de basını salladı.

“Tabii ki, Mnoriad’in Meh Ayleidion kadar ünlü olduğunu iddia etmiyorum ya da Dansir Gol kadar kadim fakat bence Bosmer aklının doğasını anlama konusunda kayda değer bir önemi var.”

“Yani Orman Elfleri’nin kendi ağaçlarını kesmeye veya yetiştirdikleri herhangi bir bitkiyi yemeye duydukları nefrete karşın, bununla çelişen bir şekilde diğer kültürlerden bitki ürünleri almaya duydukları isteğin kaynağını, sanırım bunu Mnoriad’daki bir parçaya bağlayabilirim,” Mallon, bu duruma uyan metni bulmak için kağıtlarını karıştırdı.

Scotti’nin şansına, konvoy kısa bir süre sonra geceyi geçirebilecekleri bir kamp kurmak için durdu. Altında gri renkli bir nehrin aktığı yüksek bir kayalığın üzerindeydiler ve önlerinde büyük Yeşilyurt vadisi vardı. Sadece deniz kuşlarının çığlıkları batıdaki koyun ve okyanusun varlığını belli ediyordu: burada ağaçlar çok uzun ve geniştiler ve sanki ebediyette başlamış imkansız bir düğüm atar gibi kendilerinin çevresinde dönüp akıl ermez bir şekilde yükseliyorlardı. Alt dallarının yüksekliği elli ayak olan daha az heybetli birkaç ağaç, kampın kösesinde uçurumun kenarında duruyordu. Manzara Scotti’ye o kadar yabancıydı ki yabana girme düşüncesinin yarattığı endişe yüzünden gece boyunca uyumayı hayal bile edemedi.

İyi ki, Mallon kendisi gibi kadim uygarlıkların bilmecelerinden hoşlanan başka bir eğitimli insan bulduğunu düşünmüştü. Gece boyunca önce Bosmer şiirlerinden orijinal dörtlükleri daha sonra da kendi çevirilerini ağlayıp, bağırarak ve uygun yerlerde fısıldayarak okuyup durdu. Scotti git gide uykuyu hissediyordu ki bir dal parçasının kırılmasının ani çıtırtısıyla tekrar dik oturdu.

“O neydi öyle?”

Mallon gülümsedi: “Ben de seviyorum onu. ‘Işıksız aynanın habisliğinde ki davet, ateşte bir dans–‘ “

“Ağaçların üstünde hareket eden devasa kuşlar var,” diye fısıldadı Scotti, yukarıdaki karanlık şekillerin olduğu yönü işaret ederek.

“Endişelenmeye gerek yok,” dedi Mallon, izleyicisinin tavrından dolayı sinirlenerek. “Simdi şairin Herma-Mora’nın yakarışını dördüncü kitabin on sekizinci dörtlüğünde nasıl imgeleştirdiğini dinle.”

Ağaçların üzerindeki karanlık şekillerin bazıları kuşlar gibi tünemiş duruyor, bazıları yılanlar gibi sürünüyor ve diğerleri ise insanlar gibi dikiliyorlardı. Mallon kendi mısrasını okurken, Scotti şekillerin yavaşça daldan dala atlayışlarını, kanatları olmayan bir şey için imkansız olan mesafeleri yarı süzülür bir şekilde kat edişlerini izledi. Gruplar halinde bir araya toplanıp kampın etrafındaki her ağaca yayılıncaya kadar yerlerini değiştirdiler. Aniden bulundukları yerlerden aşağıya dalış yapar gibi atladılar.

“Mara!” diye çığlık attı Scotti. “Yağmur gibi yağıyorlar!”

“Tohum torbalarıdır,” diyerek omuz silkti Mallon, arkasını bile dönmeden. “Ağaçlarda bolca var–“

Kamp kargaşaya boğuldu birden. Karavanlardan alevler yükselmeye başladı, atlar ölümcül darbeler yüzünden acı acı feryat ettiler, içleri su ve şarap dolu fıçılar yüklerini toprağa püskürttüler. Atik bir gölge Scotti ve Mallon’a çarpıp geçerek tahıl ve altın dolu torbaları inanılmaz bir çeviklik ve beceriyle topladı. Scotti, yakınlarda aniden ortaya çıkan bir alev topu sayesinde bir an için gölgeye bir bakış atabildi. Parlak tüylü, sivri kulaklı, büyük sari gözlü, benekli bir kürkü ve kamçı gibi bir kuyruğu olan bir yaratıktı.

“Kurt adam diye inleyip, büzülerek geri çekildi.

“Cathay-Raht,” dedi kısık, korku dolu bir sesle Mallon. “Daha da kötü. Khajiti ya da onun gibi bir şeylerin akrabaları, yağmalamaya gelmişler.”

“Emin misin?”

Saldırdıkları gibi, yaratıklar çabucak geri çekildiler, kayalıktan atlayıp, karavana eskortluk eden harp büyücüsü ve şövalye gözlerini tamamen açamadan kaçtılar. Mallon ve Scotti uçurumun kenarına koşup aşağı baktılar ve yüz ayak aşağıda ufacık şekillerin sudan çıkarak kendilerini silkelediklerini ve ormana girerek kaybolduklarını gördüler.

“Kurt adamlar böyle cambaz değildirler,” dedi Mallon. “Bunlar kesinlikle Cathay-raht’ti.” Adi hırsızlar. Stendarr’a şükürler olsun defterlerimin değerini fark etmediler. Bu nedenle büyük bir kayıp sayılmaz.”

Bölüm 2

Tamamiyle bir kayıptı. Cathay-Raht sadece birkaç dakika içerisinde karavandaki değerli her nesneyi ya çalmış ya da mahvetmişti. Decumus Scotti’nin, Bosmer ile ticaret yapmayı umduğu araba dolusu kerestesi ateşe verilip uçurumdan aşağı yuvarlanmıştı. Elbiseleri ve anlaşma metinleri parçalara ayrılmış ve dökülen şarabın oluşturduğu çamur yığınının içine batmıştı. Konvoydaki bütün seyyahlar, tüccarlar, maceracılar, şafakta yükselen güneşle birlikte eşyalarından arta kalan şeyleri toparlarken söylenip, ağladılar.

 

“En iyisi Mnoriad Pley Bar çevirilerimin notlarını kurtarmayı başardığımı kimseye söylemeyeyim,” diye fısıldadı şair Gryf Mallon. “Yoksa bana cephe alırlar.”

 

Scotti, Mallon’a onun eşyalarına ne kadar az değer biçtiğini söyleme fırsatını nazikçe geri çevirdi. Bunun yerine kesesindeki paraları saydı. Otuz dört altın. Yeni bir işe başlayan bir girişimci için oldukça az bir miktar.

 

“Selam!” ağaçların arasından bir ses geldi. Küçük bir Bosmer grubu deri zırhlara bürünmüş, ellerinde silahlarla çalıların arasından çıktı. “Dost musunuz, düşman mı?”

 

“Hiçbiri,” diye gürledi konvoy başı.

 

“Siz Cyrodiil’den gelenler olmalısınız” dedi grubun lideri, ince-uzun yapılı, sert yüzlü ve kurnaz bakışlı genç adam, gülerek. “Yolda olduğunuzu duymuştuk. Görünüşe göre düşmanlarımız da öyle.”

 

“Savaş bitti sanıyordum,” diye homurdandı karavandaki mahvolmuş tüccarlardan biri.

 

Grubun lideri olan Bosmer yine bir kahkaha patlattı: “Bu savaş değil. Sadece ufak bir sınır tecavüzü. Falinesti’ye mi gideceksiniz?”

 

“Ben gitmiyorum,” dedi konvoy başı kafasını sallayarak. “Bana göre benim işim bitti. At yok, karavan yok. Zarardan başka bir şey olmadı bu yolculuk benim için.”

 

Erkekler ve kadınlar adamın etrafında toplanıp, itiraz ettiler, yalvardılar, tehditler savurdular fakat konvoy başı Yeşilyurt’a adım atmayı reddetti. Eğer bunlar barış zamanlarıysa, bir dahaki sefer savaş olduğunda geri gelmeyi yeğleyeceğini söyledi adam.

 

Scotti başka bir yolla Bosmer’a yaklaştı. Tıpkı aksi marangozlarla pazarlık yaptığı zamanlardaki gibi, otoriter fakat dostça bir sesle konuştu: “Sanırım bana Falinesti’ye kadar eşlik etmezsiniz. Burada önemli bir İmparatorluk bürosunu temsilen bulunuyorum, Atrius İnşaat Komitesi’ni. Buraya Khajiit ile yaptığınız savaşın ortaya çıkardığı sorunları çözmek ve sıkıntıların giderilmesine yardim etmek için gönderildim. Milliyetçilik –”

 

“Yirmi altın isteriz ve eğer kaldıysa eşyanı da kendin taşırsın,” diye araya girdi Bosmer.

 

Scotti’nin yüzündeki ifade aksi marangozlarla yaptığı pazarlıkların da nadiren istediği şekilde sonuçlandığını belli etti.

 

Yolculuğa devam etmeye istekli altı kişi de daha yeterli para vardı. Parası olmayanlardan biri olan şair, Scotti’den yardim istedi.

 

“Üzgünüm Gryf, yalnız on dört altınım kaldı. Falinesti’ye vardığımda düzgün bir oda tutmaya bile yetmez. Eğer yapabilseydim sana yardım ederdim inan,” dedi Scotti, kendini doğru olduğuna inandırarak.

 

Altı kişi ve onların Bosmer eskortları kayalıkların arasından ilerleyen taşlı yokuşu inmeye başladılar. Henüz bir saat geçmemişti ki Yeşilyurt ormanlarının derinliklerinde ilerlemekteydiler. Gökyüzünü gizleyen yeşil ve kahverengi renkli gölgelerden oluşan, sonsuz bir kubbe. Ancak bin yılda düşebilecek kadar çok yaprağın ayaklarının altında oluşturduğu, kurtçuklarla dolu çürümüş toprak yığını ve balçık üzerinde kilometrelerce bata çıka yürüdüler. Sonra birkaç kilometre de zemine düşmüş dal parçalarının oluşturduğu labirentimsi yoldan ve devasa ağaçların alçak dallarının arasında yol aldılar.

 

Bütün bu süre boyunca, yorulmak nedir bilmeyen ev sahibi Bosmer o kadar hızlı yürüyordu ki, Cyrodilliler geride kalmamak için oldukça fazla çaba harcadılar. Kırmızı suratlı, kısa bacaklı, ufak tefek bir tüccar çürük bir dalın üzerine basıp az kalsın düşüyordu. Hemşerisi arkadaşları sayesinde kurtuldu. Bosmer ağaçların tepesindeki gölgeleri gözleriyle sürekli olarak tararken, ayni hızlı tempoda yürümeye devam etmeden önce sadece bir an için duruyordu.

 

“Neden böyle telaşlılar?” diye sinirli bir şekilde homurdandı tüccarlardan biri. “Daha fazla Cathay-Raht’in gelmesinden mi?”

 

“Gülünç olma,” dedi Bosmer kahkaha atıp, ikna edici olmayan bir ses tonuyla. “Ormanın bu kadar derinlerinde Khajiiti? Hem de barış zamanında? Asla cesaret edemezler.”

 

Kafile bataklık seviyesinden biraz yukarı çıkınca koku biraz olsun azaldı, Scotti birden acıktığını hissetti. Cyrodil kültürüne uygun olarak günde dört öğün yemeye alışıktı. Durmaksızın ve hiçbir şey yemeden saatler süren yorucu yolculuklar dolgun maaşlı bir katip olarak onun diyetinde yoktu. Kafayı kaç saattir ormanda yürüdüklerine taktı, biraz çılgınca. On iki saat mi? Yirmi mi? Bir hafta mi? Zaman kifayetsizleşmişti. Güneş ışığı bitkilerden oluşan tavanı yer yer deliyordu, ağaçların üzerindeki fosfor gibi parlayan küf ve yerdeki çamursa değişmeyen manzarayı oluşturuyordu.

 

“Dinlenip bir şeyler yememiz mümkün mü?” diye seslendi ev sahipliğini yapan ilerideki Bosmer’e.

 

“Falinesti’ye yaklaştık,” diye geldi cevap yankılanarak. “Orada fazlasıyla yiyecek var.”

 

Yol, ağaçların önce birinci sonra da ikinci dallarına kadar yükselen devrilmiş ağaç kütüklerinin oluşturduğu bir yığınla karsılaşmalarına kadar birkaç saat daha sürdü. Uzun bir köseyi dönmüşlerdi ki kendilerini aşağıya doğru daha yüz ayak giden bir şelalenin ortasında buldular. Attıkları her adımı bir işkenceye dönüştüren kaya yığınlarına tırmanmaya başladıklarında kimsenin şikayet etmeye gücü kalmamıştı. Bosmer eskortlar sislerin arasında kayboldular ama Scotti başka kaya kalmayıncaya kadar tırmanmaya devam etti. Göz kapaklarının üzerindeki nehir suyunu ve terini sildi.

 

Falinesti ufuk boyunca önünde serilmiş duruyordu. Muazzam meşe-şehir, krallarının önünde duran ricacılar gibi kendisini dolduran koruluklar ve meyve bahçeleriyle nehrin her iki yakasına yayılmıştı. Daha küçük bir ölçekte, bu hareket eden şehri sekilendiren ağaç olağanüstüydü: boğum boğum, altın rengi ve yeşil bir taçla sarılmış, dört bir yanından asmalar taşan ve özsuyu ile parlayan. Bir mil yüksekliğinde ve yarısı kadar geniş, bu Scotti’nin hayatı boyunca gördüğü en muhteşem şeydi. Eğer bir katibin ruhuna sahip aç bir adam olmasaydı, şarkı söylerdi.

 

“İste buradasın,” dedi eskortların lideri. “Kış olduğu için şanslısın. Yazın, şehir bu vilayetin uzak güney ucunda durur.”

 

Scotti nasıl devam edeceğini bilemez bir haldeydi. İnsanların karıncalar gibi hareket ettiği dikey metropolün görüntüsü bütün düşünce dünyasını altüst etmişti. “Su isimde bir meyhane biliyor musun?” bir an için duraksadı, sonra cebinden Jurus’un mektubunu çıkardı. “‘Pasko Ana’nın Meyhanesi’ gibi bir şey.”

 

“Pascost Ana mı?” deyip bilindik hor gören kahkahasını patlattı Bosmer. “Orada kalmak istemiyorsun herhalde?” Gelip geçenler hep üst dallardaki Aysia Tavernası’nı tercih ederler. Pahalıdır ama çok iyidir.”

 

“Pascost Ana’nın meyhanesinde biriyle buluşacağım.”

 

“Eğer gitmek konusunda kararını verdiysen, Havel Slump’a giden bir asansöre binip orada birilerine sor. Sadece kaybolma ve batı kavşağında uyuya kalma.”

 

Görünen o ki; bu eskort grubundaki gençlere oldukça esprili bir hareketmiş gibi geldi, böylece Scotti onların yankılanan kahkahalarını arkasına alıp kıvrılmış kökleri geçerek Falinesti’nin temeline ulaştı. Yer, yapraklar ve çöple yoğrulmuş haldeydi ve ikide bir yukarıdan bir bardak ya da bir kemik parçası düşüveriyordu, bu yüzden boynunu büküp sürekli tetikte olarak yürüdü. Kalın asmalara bağlanmış karmaşık bir ağ oluşturan platformlar, kolları bir öküzün işkembesi kadar kalın adamların idaresiyle şehrin pürüzsüz ve kaygan gövdesi üzerinde mükemmel bir zarafetle bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Scotti platformlardan birinde aylak aylak camdan piposunu tüttüren en yakin adama yanaştı.

 

“Acaba beni Havel Slump’a götürebilir miydiniz?”

 

Adam kafasını salladı ve birkaç dakika içerisinde, Scotti yerden iki yüz ayak yukarıda iki devasa dalın arasındaki kıvrımın üzerinde duruyordu. Çatal boyunca eşit olmayan bir şekilde uzanan kıvrık yosun ağları birkaç düzine küçük bina için ortak bir çatı oluşturuyordu. Sokakta sadece bir iki kişi vardı ama ilerideki dönemecin oradan gelen insan ve müzik seslerini duyabiliyordu. Scotti platformu yöneten adama bir altın bahşiş verip Pascost Ana’nın Meyhanesi’nin yerini sordu.

 

“Tam önünüzde efendim, ama orada kimseyi bulamazsınız,” dedi adam, gürültünün geldiği yeri işaret ederek. “Pazartesi günü Havel Slump’taki herkes alem yapar.”

 

Scotti dar sokak boyunca dikkatli bir şekilde yürüdü. Yer, İmparatorluk Şehri’nin  mermerden yapılma caddeleri gibi sert hissettirse de, ağaç kabuğunda içinden aşağıdaki nehir görünen ufak delikler vardı. Bir süre oturup soluklandı ve yükseklerden görünen manzaraya alışmaya çalıştı. Kuşkusuz güzel bir gündü fakat Scotti’nin derin düşüncelerinden uyanıp panik halinde ayağa fırlaması sadece birkaç dakika sürdü. Altında, nehirde demirlemiş duran ufak bir sal, o izlerken oldukça belirgin bir şekilde birkaç santim oynamıştı. Fakat gerçekte sal hiç hareket etmemişti. Hareket eden Scotti’ydi. Etrafındaki her şeyle birlikte. Benzetme falan değildi: Falinesti şehri yürümüştü. Ve boyutları göz önüne alındığında, oldukça hızlı hareket etmişti.

 

Scotti ayağa kalktı ve dönemecin oralardan gelen bir duman bulutuna kapıldı. Hayatı boyunca kokladığı en lezzetli rostoydu bu. Katip korkusunu unuttu ve koştu.

 

Asansörü kullanan adamın tabiriyle “alem” ağaca bağlanmış kocaman bir platformun üzerinde yapılıyordu, platform o kadar büyüktü ki herhangi başka bir şehirde rahatlıkla bir meydan olabilirdi. Scotti’nin hayatı boyunca gördüğü en harika insan çeşitliliği omuz omuza, tıkış tıkış bir şekilde eğleniyordu, birçoğu yiyiyor, daha fazlası içiyor ve bazıları da kalabalığın üzerindeki bir dala tünemiş bir sarkıcıyla bir lavtacının çalıp söylediği şarkılarla dans ediyordu. Çoğunluğu renkli deri ve kemiklerle süslenmiş, buranın asil sahibi olan Bosmer ve biraz da Orklardan oluşan bir kalabalıktı. Kalabalığın içinde fırıl fırıl dönen, dans edip birbirlerine bağıran, çirkin yaratıklardı Orklar. Kalabalığın üzerinde aşağı yukarı sallanan kafalar en başta Scotti’nin tahmin ettiğinin aksine çok uzun insanlara değil, bir Centaur ailesine aitti.

 

“Biraz koyun eti ister misin?” diye sordu kocaman bir hayvanı hayli sıcak kırmızı tasların üzerinde kızartmış olan kartlaşmış yaşlı bir adam.

 

Scotti adama çabucak bir altın verdi ve adamın verdiği budu yalayıp yuttu. Ve sonra bir altın ve başka bir but daha. Scotti boğazına takılan bir kıkırdak parçası yüzünden tıkandığında adam güldü ve ona bir bardakta köpüklü beyaz bir içecek verdi. İçeceği içti ve sanki birisi tarafından gıdıklanıyormuş gibi vücudunu baştanbaşa geçen bir titreme hissetti.

 

“Bu nedir?” diye sordu Scotti.

 

“Jagga. Mayalanmış domuz sütü. Bir altın daha verirsen sana ondan bir sürahi daha ve biraz daha et veririm.”

 

Scotti kabul edip ödedi, eti silip süpürdü ve sürahiyi de kalabalığın arasına dalarken beraberinde götürdü. Ortağı Liodes Jurus, ona Yeşilyurt’a gelmesini söyleyen adam, ortalıkta yoktu. Sürahinin çeyreği boşaldığında Scotti Jurus’u aramayı bıraktı. Yarısı boşaldığında, zemindeki kırık tahtalara ve deliklere aldırış etmeden grupla beraber dans ediyordu. Sürahinin üçüncü çeyreği de boşalınca, dilleri kendisine tamamen yabancı olan bir grup yaratığa fıkralar anlatıyordu. Sürahi tamamen boşaldığında, ziyafet sırt üstü yatan vücudunun etrafında devam ederken, o sızmış ve horluyordu.

 

Ertesi sabah, hala uykudayken, birisinin kendisini öptüğünü hissetti. Suratına mutlu bir ifade takınıp karşılık vermeye niyetlendi fakat ateş gibi göğsüne yayılan acı, onu gözlerini açmaya zorladı. Bir dananın yarısı büyüklüğünde bir böcek üzerinde oturuyor, onu eziyordu, ağzından çıkan sarmal-bıçaklı merkezi bir burgaç gömleğini yırtarken dikenli bacakları onu sabit tutuyordu. Çığlık atıp debelendi fakat canavar çok güçlüydü. Yemeğini bulmuştu ve onu bitirecekti.

 

“Her şey bitti.” diye düşündü Scotti, “Evimi asla terk etmemeliydim. Şehirde kalabilirdim hatta belki Lord Vanech’in yanında iş bulurdum. Tekrar düşük kademe bir katip olarak başlayıp yükselebilirdim.”

 

Birden ağız gevşedi. Canavar bir kez sarsıldı, sari renkli bir safra kustu ve öldü.

 

“Bir tane indirdim!” diye bağırdı, pek uzak olmayan bir ses.

 

Scotti bir an hareketsiz yattı. Başı zonkluyor, göğsü yanıyordu. Gözünün kenarıyla hareketlenmeler gördü. Başka bir korkunç canavar hızla ona doğru geliyordu. Sürünüp kurtulmaya çalıştı ama henüz kurtulamadan serbest kalan bir yay sesi duydu ve bir ok ikinci böceği delip geçti.

 

“İyi atış!” diye bağırdı başka bir ses. “İlkine bir tane daha at! Simdi gördüm, biraz hareket etti!”

 

Bu sefer, Scotti cesede çarpan okun darbesini hissetti. Seslendi ama böceğin cesedinin çığlığını nasıl boğduğunu duyabildi sadece. Dikkatlice bir ayağını çıkarıp, yuvarlanarak bir yere saklanmayı denedi fakat hareketi görünüşe göre okçuları orada hala yaşayan bir şeyler olduğuna ikna etmiş olmalı ki karşılık olarak bir ok yağmuru geldi. Artik canavar öyle delik deşik edilmişti ki böceğin ve ihtimal ki kurbanlarının kanı Scotti’nin üzerine akmaya başladı.

 

Scotti gençken, bu tarz sporlar için fazla ince zevkli biri olmadan önce, sıklıkla İmparatorluk Arenası’na gidip dövüş müsabakalarını izlerdi. Arena’daki tecrübeli savaşçılardan birinin, ona sorduğunda kendisine sırrını söylediğini hatırladı, “Ne yapacağım konusunda ne zaman tereddüt etsem, eğer kalkanım da varsa, arkasında dururum.”

 

Scotti bu tavsiyeye uydu. Bir saat sonra, artik okların atıldığını duymadığında, böceğin cesedini kenara itip yapabildiği kadar çabuk ayağa fırladı. Daha bir saniye bile olmadan, sekiz okçudan oluşan bir grup, oklarını ona doğrultmuş, ateş etmeye hazır bir şekilde bekliyorlardı. Onu gördüklerinde gülmeye başladılar.

 

“Kimse sana batı kavşağında uyumamanı söylemedi mi daha önce? Siz sarhoşlar onları böyle beslemeye devam ederseniz nasıl bunların hepsini öldürebiliriz ki?”

 

Scotti kafasını sallayıp platform boyunca geri gitti, köseyi döndü ve Havel Slump’a geri geldi. Üstü başı kan içinde, yaralı ve yorgundu ve gereğinden fazla mayalanmış domuz sütü içmişti. Tek istediği uzanabileceği düzgün bir yerdi. Pascost Ana’nın rutubetli, öz suyu ile ıslanmış, küf kokan Meyhanesi’ne girdi.

 

“Adim Decumus Scotti,” dedi. “Jurus adında birinin burada kaldığını umuyorum.”

 

“Decumus Scotti mi?” diye düşündü tombul dükkan sahibesi, Pascost Ana’nın ta kendisi. “Bu adı duydum. Ah, sen onun notu bıraktığı şu adam olmalısın. Gidip bir arayayım, bakalım bulabilecek miyim?”

Bölüm 3

Pascost Ana, alçak barının içinde kayboldu ve bir saniye sonra elinde, üzerinde Liodes Jurus’un tanıdık kargacık burgacık yazısı olan bir kağıt parçasıyla ortaya çıktı. Decumus Scotti, notu ağaç şehrin heybetli dalları arasından yolunu bulan bir ışık demetinin önünde tuttu ve okudu.

Sckotti,

Demek Falinnesti’ye, Yeşilyurta geldin!

Tedrikler! Eminim buraya gelirkende çok mecra yasamışsındır. Mahallesel, tahmin ediceğin gibi artik burada diilim. Neyirin aşasında Athie diye bir kasaba var ordayım ben. Bi sandal alıp gel! Burası ideyal! Umarım bi sürü kantrot getirmişindir çünkü bu insanların bi sürü bina yapılmaya ihtiyacı var. Anlarsın ya, bunlar savaşa yakınlardı ama parası kalmayıncaya kadar çok değil. Ha ha. Benle buluşabilceğin kadar çabuk burada buluş.

— Jurus

Böylece Scotti düşünmeye başladı, Jurus ayrılmıştı ve Athie denen bir yere gitmişti. Zavallı el yazısı ve korkunç imlasına bakarak, pekala Athy, Aphy, Othry, Imthri, Urtha veya Krakamaka da olabilir. Yapılabilecek tek mantıklı şey, bu maceraya bir son verip, eve, İmparatorluk Şehri’ne geri dönmekti, bunu Scotti de biliyordu. Kendini heyecanlı bir hayata adamış paralı bir asker değildi: en azından bir zamanlar, özel bir inşaat komisyonunda çalışan kıdemli bir katipti. Geride kalan birkaç hafta içinde, Cathay-Raht tarafından soyulmuş, kıkır kıkır gülen bir Bosmer grubu tarafından ormanın içinden geçen bir ölüm yürüyüşüne çıkarılmış, açlıktan ölme tehlikesi geçirmiş, mayalanmış domuz sütüyle kendinden geçmiş, dev keneler tarafından öldürülme tehlikesi geçirmiş ve okçular tarafından saldırıya uğramıştı. Kirli ve yorgundu üstelik dolandırılmıştı, on altını kalmıştı. Ve simdi de onu buralara kadar getiren teklifi yapan adam ortalıkta yoktu. Bu işten tamamen vazgeçmek hem en mantıklısı hem de en uygunuydu.

Lakin küçük ancak belirgin bir ses ona sunu sesleniyordu: Sen seçildin. Bu işi sonuna kadar götürmekten baksa çaren yok.

Scotti onu merakla izleyen iri yari kadına, Pascost Ana’ya döndü: “Merak ediyordum da acaba Elsweyr ile şu yakınlarda meydana gelen çatışmanın arasında kalan bir köy biliyor muydunuz? Adi Ath-ie gibi bir şey.”

“Athay demek istiyorsunuz sanırım,” dedi sırıtarak. “Ortanca oğlum, Viglil, orada bir mandıra isletiyor. Güzel yerdir, tam nehrin üzerinde. Arkadaşın oraya mi gitmiş?”

“Evet,” dedi Scotti. “Oraya en çabuk şekilde nasıl gidebilirim?”

Kısa bir konuşmadan, asansörler yoluyla Falinesti’nin köklerine yapılan daha kısa bir yolculuktan ve nehir kıyısına kadar hafif tempolu bir koşudan sonra Scotti salamura yapılmış sazana benzeyen yüzü olan bir iri yarı, sarışın bir Bosmer ile yolculuk için pazarlık yapıyordu. Kendini Kaptan Balfix olarak tanıtmıştı fakat sakin geçen yaşamıyla Scotti bile onun geçmişte kim olduğunu biliyordu. Kaçakçı olduğu kesin, kiralık bir korsan ve muhtemelen daha da kötüsü. Bir zamanlar bir yerlerden çalındığı kesin olan gemisi, şekli değiştirilmiş, tek direkli küçük bir İmparatorluk gemisiydi.

“Elli altın ve iki gün içinde Athay’da oluruz,” diye gürledi Kaptan Balfix.

“On, hayır, üzgünüm, dokuz altınım var,” diye cevapladı Scotti, açıklama gereği duyduğundan, ekledi, “On vardı ama birini asansörcü adama verdim buraya gelmek için.”

“Dokuz da olur,” dedi kaptan kabul ederek. “Doğruyu söylemek gerekirse, parayı ödesen de ödemesen de Athay’a gidecektim zaten. Gemide rahatına bak, birkaç dakika içinde ayrılıyoruz.”

Decumus Scotti nehir suyunun içinde derine oturmuş gemiye bindi, birbirinin üzerine dizilmiş tahta sandıklar ve çuvallar geminin ambarından taşıp güverteye saçılmıştı. Her biri en zararsız içerikleri gösteren damgalarla işaretlenmişti: bakir, hurda, domuz yağı, mürekkep, Ulu Kaya yemi (“Sığır için” diye işaretlenmiş), katran, balık peltesi. Gemide gerçekte ne gibi yasadışı malların taşındığına dair düşünceler Scotti’nin kafasında fırıl fırıl dönüyordu.

Yükünün kalanını gemiye yüklemek Kaptan Balfix’in birkaç dakikadan daha fazla zamanını aldı fakat bir saat içinde demir alınmıştı ve nehirde Athay’a doğru ilerliyorlardı. Soluk yeşil renkteki nehir nadiren, sadece meltemin parmakları dokunduğunda dalgalanıyordu. Nehrin kenarlarını dolduran birçok bitki, şakıyan ve birbirine kükreyen hayvanları gözlerden gizliyordu. Manzaranın yatıştırıcı etkisi yüzünden Scotti uykuya daldı.

Gece, uyandı ve Kaptan Balfix’in verdiği birkaç parça temiz elbiseyi ve yiyeceği memnuniyetle kabul etti.

“Eğer sormamda bir sakınca yoksa, neden Athay’a gidiyorsunuz?” diye sordu Bosmer.

“Eski bir is arkadaşıyla buluşacağım orada. İmparatorluk Şehri’nde Atrius İnşaat Komitesi’nde çalışıyordum, birkaç kontrat işi için beni buraya çağırdı,” Scotti aksam yemeği için paylaştıkları kurutulmuş sosislerden bir ısırık daha aldı. “Köprüler, yollar, Khajiti ile yapılan savaş esnasında hasar görmüş binalar her neyse artik onları tamir ve yeniden inşa etmeye çalışacağız.”

“Son iki yıl oldukça zor geçti,” deyip kafasıyla onayladı kaptan. “Yine de sanırım benim ve senin arkadasın gibiler için iyi oldu. Ticaret yolları kesildi. Şimdi de Yaztutan Adaları ile bir savaş çıkacakmış diyorlar, duydun mu?” Scotti kafasını salladı.

“Zamanında nehir boyunca skooma kaçakçılığı yaparak çok para kazandım, hatta devrimci tiplerin Mane’in öfkesinden kaçmasına yardım bile ettim ama şimdi savaşlar beni meşru bir tüccar yaptı, bir iş adamı. Savaşta ilk zayi olanlar hep yozlaşmış olanlardır.”

Bunu duyduğuna üzüldüğünü söyledi Scotti ve sessizliğe dalıp, yıldızların ve ayin durgun su üzerindeki yansımasını seyrettiler. Ertesi gün, Scotti uyandığında kaptanı yelkenine dolanmış bir şekilde, alkolden uyuşmuş, alçak bir sesle, kelimeleri ağzında yuvarlayarak şarkı söyler halde buldu. Scotti’nin kalktığını görünce, jagga sürahisini ona uzattı.

“Batı kavşağındaki bir ziyafette dersimi aldım ben.”

Kaptan güldü ve sonra gözyaşlarına boğuldu, “Meşru falan olmak istemiyorum. Tanıdığım diğer korsanlar hala tecavüz ediyor, çalıyor, kaçakçılık yapıyor ve senin gibi nazik insanları köle olarak satıyorlar. Sana yemin ederim, gemiyle ilk kez yasal bir mal taşıdığım zaman hayatımın bu hale geleceğini bilmiyordum. Biliyorum tekrar o günlere geri dönebilirim ama Baan Dar bilmiyor, o benim gördüklerimi görmedi. Ben mahvolmuş bir adamım. ”

Scotti teselli sözleri mırıldanarak ağlayan Bosmer’in yelkenden kurtulmasına yardım etti. Sonra ekledi, “Konuyu değiştirdiğim için bağışla ama neredeyiz biz?”

“Oh,” diye inledi Kaptan Balfix kederle. “Zamanlamamız çok iyi. Athay tam şu ilerideki kıvrımın ardında.”

“O zaman Athay yanıyor,” dedi Scotti, orayı işaret ederek.

Zift gibi siyah bir duman bulutu ağaçların üzerinden yükseliyordu. Kıvrımı döndüklerinde, ilk önce alevleri gördüler sonra da köyün kapkara bir iskelete benzeyen kalıntılarını. Ölen, yanan köylüler kayalardan nehre atlıyordu. Bir feryat kakofonisi kulaklarıyla bulutsu ve kasabanın kenarları boyunca seyrederlerken, meşaleler taşıyan Khajiiti askerlerinin figürlerini görebiliyorlardı.

“Baan Dar beni kutsasın!” dedi kaptan ağzında yuvarlayarak kelimeleri. “Savaş tekrar başlamış!”

“Oh, hayır,” diye sızlandı Scotti.

Gemi akıntıyla karşı kıyıya, yanan kasabanın zıt yönüne sürüklendi. Scotti dikkatini o tarafa ve sunduğu sığınağa verdi. Dehşetten uzak bir liman. Ağaçların ikisinin yaprakları titriyordu ve bir düzine kıvrak Khajiiti ellerinde yaylarıyla yere indiler aniden.

“Bizi gördüler,” dedi Scotti korkuyla. “Ve yayları var!”

“Tabii ki yayları var,” dedi öfkeyle Kaptan Balfix. “Biz Bosmerler birçok şey icat ettik ama onları sır olarak saklamayı düşünmedik, seni uğursuz bürokrat.”

“Simdi oklarını tutuşturuyorlar!”

“Evet, ara sıra bunu yaparlar.”

“Kaptan, bize ateş ediyorlar! Alevli oklarla bize ateş ediyorlar!”

“Ah, bize ateş ediyorlar,” diye onayladı kaptan. “Burada amaç vurulmamak.” Fakat vuruldular ve bundan hemen sonra, daha da kötüsü ikinci ok yağmuru zift fıçılarına isabet etti ve kocaman mavi alevler saçan bir yangın çıkardı. Scotti Kaptan Balfix’i kavradı ve gemi bütün kargosuyla beraber paramparça olmadan önce beraber suya atladılar. Soğuk suyun etkisi Bosmer’i geçici olarak ayılttı. Scotti’ye seslendi ama o zaten yapabildiği kadar hızlı bir şekilde dönemece doğru yüzüyordu.

“Efendi Decumus, nereye gidiyorsunuz?”

“Fallinesti’ye geri dönüyorum!” diye bağırdı Scotti.

“Günlerinizi alır, hem siz oraya varana kadar herkes Athay’a yapılan saldırıyı duyacaktır! Tanımadıkları hiç kimseyi içeri almazlar! Akıntı yönünde en yakin köy Grenos diye bir yer, belki oraya sığınabiliriz!”

Scotti geri dönüp kaptana doğru yüzdü ve birlikte nehrin ortasından yüzerek köyün kalıntılarını geride bıraktılar. Yüzmeyi öğrendiği için Mara’ya şükretti. İmparatoluk Vilayeti’nin büyük kısmının denize kıyısı olmadığı için birçok Cyrodiilli yüzme bilmez. Mir Corrup ya da Artemon’da büyüseydi mahvolmuştu fakat İmparatorluk Şehri suyla çevrili olduğu için oradaki her oğlan ve kız, kayık olmadan karsıya nasıl geçeceğini bilir. Büyüyünce maceracı değil de katip olanlar bile.

Kaptan Balfix’in ayıklığı suyun ısısına alıştıkça kayboldu. Kisin bile Xylo Nehri oldukça ılıktir hatta bir yerden sonra oldukça da rahat. Bosmer’in kulaçları dengesizdi, Scotti’ye doğru sürükleniyor sonra da ondan uzaklaşıyordu, öne çıkıyor sonra da arkada kalıyordu.

Scotti sağındaki kıyıya baktı: alevler ağaçları çıra gibi yakıp kül ediyordu. Arkalarında zar zor araya mesafe koyabildikleri bir cehennem vardı. Sol taraflarındaki kıyıda her şey normal görünüyordu, ta ki kıyıdaki sazlarda ilk önce bir hareketlilik sonra da bu hareketliliğe neden olan şeyi görene kadar. Kestane rengi tüyleri olan, çeneleri ve dişleri en vahşi kabuslara eş, yeşil gözlü canavarlar. Ve bu iki yüzücüyü izliyorlar, onların hızına ayak uyduruyorlardı. “Kaptan Balfix, bu kıyıya da diğerine de gidemeyiz, ya canlı canlı yanacağız ya da bizi yiyecekler,” diye fısıldadı Scotti. “Kulaçlarınızı eşit tutmaya çalısın. Normalde yaptığınız gibi nefes alin. Eğer yorulduysanız bana söyleyin, sırt üstü yüzeriz bir süre.”

Sarhoş birine mantıklı bir tavsiye vermeyi denemiş herhangi biri durumun umutsuzluğunu anlayabilir. Bosmer korsanlık günlerinden kalma eski şarkılar söylerken Scotti, yavaşlayıp hızlanarak, sağa ve sola giderek kaptana ayak uydurdu. Yol arkadaşını izlemediği zamanlarda, kıyıdaki kedileri izliyordu. Bir kulaç sonra, sağına döndü. Bir köy daha yanıyordu. Kuşkusuz Grenos idi. Scotti alev alev yanan öfkeye baktı boş gözlerle, yıkımın yarattığı manzara karsısında korkudan dehşete düşmüş bir halde ve kaptanın şarkı söylemeyi kestiğini fark edemeden.

Arkasını döndüğünde, Kaptan Balfix gitmişti.

Scotti bulanık nehir dibine tekrar tekrar daldı. Yapacak bir şey yoktu. Son dalışından sonra yüzeye çıktığında dev kedilerin gittiklerini gördü, belki de onun da boğulduğunu düşünmüşlerdi. Yüzmeye yalnız devam etti. Bir nehir kolunun alevlerin daha da öteye yayılmasını önlediğini fark etti. Ama başka kasaba yoktu. Birkaç saat sonra kıyıya çıkmayı düşünmeye başladı. Sorun hangi kıyıya çıkacağıydı.

Karar vermedi. Tam önünde üzerinde ateş yanan kayalık bir ada vardı. Bir Bosmeri ya da Khajiiti partisine izinsiz girip girmediğini bilmiyordu, tek bildiği daha fazla yüzemeyeceğiydi. Yorulmuş, ağrıyan kollarla kendini karaya çekti.

Daha onlar söylemeden Bosmer mülteciler olduklarını anladı. Ateşin üzerinde kızarttıkları, daha önce kendisini ormanın içinde, karsı kıyıdan izleyen dev kedilerden birinin kalıntılarıydı.

“Senche-Kaplani,” dedi genç savaşçılardan biri aç bir kurt gibi. “Hayvan değil–herhangi bir Cathay-Raht ya da Ohmes ya da başak herhangi bir Khajiiti kadar akıllıdır. Boğulması yazık olmuş. Memnuniyetle öldürürdüm bunu. Etini seversin yine de. Mis gibi, bu aptalların yediği bütün şeylerden daha lezzetli.”

Scotti insan ya da Bosmer kadar zeki bir yaratığı yiyebileceğini bilmiyordu, geçen birkaç gün içinde bunu defalarca yaptığından kendini de şaşırttı. Besleyici, sulu ve tatlıydı, şekerlenmiş domuz eti gibiydi ama baharat yoktu. Yerken kalabalığı inceledi. Birçoğu üzgündü, bazıları hala kaybettikleri aile fertleri için gözyaşı döküyordu. Hem Grenos hem da Athay’dan kaçabilenlerdi bunlar ve savaş herkesin ağzındaydı. Neden Khajiiti yeniden saldırmıştı? Neden -Cyrodiilli olduğundan özellikle Scotti’ye dönerek- neden İmparator hakimiyetindeki yerlerde barışı sağlamıyordu?

“Başka bir Toprakkalpli ile buluşacaktım,” dedi Athay’dan olduğu anlaşılan genç bir Bosmer kıza. “Adi Liodes Jurus’tu. Ona ne olduğunu bilmiyorsunuzdur herhalde.”

“Arkadaşınızı tanımıyorum ama saldırı başladığında Athay’da birçok Cyrodiilli vardı,” dedi kız. “Bazıları, sanırım, çok çabuk bir şekilde ayrıldılar. Vindisi’ye, içeriye doğru, ormana gidiyorlardı. Yarın ben de oraya gidiyorum, birçoğumuz da öyle. Eğer isterseniz siz de bizimle gelebilirsiniz.”

Decumus Scotti kederle başını salladı. Adanın taşlı zemininde olabileceği kadar rahat bir yer hazırladı kendine ve bir şekilde, yoğun bir çabanın ardından uykuya daldı. Fakat rahat uyuyamadı.

Bölüm 4

On sekiz Bosmeri ve İmparatorluk inşaat komitesinde eski bir kıdemli katip olan bir Cyrodiilli, ormanın içinde Xylo Nehri’nden batıya doğru kadim Vindisi köyüne doğru zorlukla yürüyorlardı. Decumus Scotti için orman yabancı, düşmanca bir zemindi. Kurtlanmış, devasa ağaçlar, parlak sabahı karanlık ile dolduruyor ve her şeyden çok haris pençelere benziyordu, ilerlemelerini engelleyen bu şeyler. Eğreltiotlarının yaprakları bile kötü niyetli bir enerjiyle titriyordu. Daha kötü olansa, endişelerinde yalnız olmamasıydı. Yol arkadaşları, Athay ve Grenos’a yapılan, Khajiit saldırılarından kurtulan yerli halk, yüzlerine gizli olmayan bir korku ifadesi takınmıştı.

Ormanda duygusal bir şeyler vardı, sadece kızgın ruhlar değil ayni zamanda bu ormanın yardımsever iyi ruhları da. Çevreye baktığında Scotti mültecileri takip eden Khajiiti’nin ağaçtan ağaca atladıklarını görebiliyordu. Onlara bakmak için döndüğü sırada çevik şekiller karanlığın içinde sanki hiç orada değillermiş gibi kayboluyordu. Ama onları gördüğünü biliyordu. Bosmeri de görmüştü onları ve hızlarını artırdılar.

On sekiz saat sonra, böcekler tarafından ısırılmış, binlerce diken yüzünden her yerleri çizilmiş halde bir vadinin oluşturduğu açıklığa ulaştılar. Gece olmuştu fakat yanan meşalelerin oluşturduğu bir sıra, deri çadırları ve Vindisi’nin karma karışık olmuş taslarını aydınlatarak, onları karşıladı. Vadinin sonunda, meşaleler kutsal bir Mekanı işaret ediyordu, ağaçlardan oluşturulmuş budaklı bir çardak, bir tapınak oluştursun diye bir araya getirilip sikaca sabitlenmişti. Bosmeri hiçbir şey söylemeden meşalelerden oluşan sıra kemerleri geçerek ağaçlara doğru yürüdüler. Scotti de onları takip etti. Yalnızca giriş için bir açıklığı olan yekpare canlı odun kümesine ulaştıklarında, Scotti içeride yanan mat bir mavi ışık olduğunu görebiliyordu. Yüz sesin oluşturduğu alçak sesli bir inilti içeride yankılanıyordu. Takip ettiği genç Bosmer kız, elini uzatıp, onu durdurarak;

“Sen anlamazsın ama dışarıdan hiç kimse, dost bile olsa içeri giremez,” dedi. “Burası kutsal bir yer.”

Scotti kafasını salladı ve mültecilerin kafalarını öne eğip içeri girmelerini seyretti. Sesleri içeridekilerin seslerine katildi. Son orman elfi de içeri girdiğinde Scotti dikkatini tekrar köye çevirdi. Yemek için bir şeyler olmalıydı etrafta. Meşale ışıklarının ötesinden gelen ufak bir duman bulutu ve pişmekte olan geyik etinin zayıf kokusu ona rehberlik etti.

Beş Cyrodiilli, iki Breton ve bir Kuzeli’den oluşan grup parlak beyaz taslarla çevrili kamp ateşinin etrafında toplanmış, büyük bir erkek geyiğin bedeninden dumanı tüten et parçalarını koparıyordu. Scotti’nin yaklaşmasıyla birlikte, elindeki iri et parçasıyla kendinden geçmiş Kuzeyli hariç hepsi ayağa kalktı.

” “İyi aksamlar, böldüğüm için özür dilerim ama merak ediyordum, acaba yiyecek bir parça şey alabilir miyim? Athay ve Grenos’tan bir grup mülteciyle beraber bütün gün yürüdükten sonra çok açıktım.”

Oturup yemesini söylediler ve kendilerini tanıttılar.

“Görünüşe göre, savaş tekrar başladı,” dedi Scotti, arkadaşça bir ifadeyle.

“Bu bitkin hiçbir şey yapmayan insanlar için en iyisi,” diye cevapladı Kuzeyli, ısırıklarının arasında. “Hiç bu kadar tembel bir topluluk görmedim. Şimdi karadan Khajiiti, denizden de Yüce Elfler saldırıyor. Eğer biraz sıkıntıyı hak eden bir vilayet varsa, orası da bu kahrolası Yeşilyurt.”

“Seni neden bu kadar sinirlendirdiklerini anlamıyorum,” dedi Bretonlardan biri gülerek.

“Doğuştan hırsızlar, Khajiiti’den bile daha beterler çünkü saldırıdan yana çok silikler,” Kuzeyli’nin tükürdüğü büyük bir yağ parçası ateşten isinmiş tasların üzerinde cızırdadı. “Ormanlarını onlara ait olmayan topraklara yayılırlar, komsularının topraklarına sinsice sızarlar ve Elsweyr bunları biraz itip kakınca da şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemezler. En kötü türden hainlerdir.”

“Burada ne yapıyorsun?” diye sordu Scotti. “Jehenna’nin sarayından gelen bir sefirim,” diye homurdandı Kuzeyli, yemeğine dönerek.

“Peki ya sen, sen ne yapıyorsun burada? ” diye sordu Cyrodiillilerden biri. “İmparatorluk Şehri’nde, Lord Atrius’un İnşaat Komitesinde çalışıyorum,” dedi Scotti. “Eski meslektaşlarımdan biri buraya, Yeşilyurt’a gelmemi tavsiye etti. Savaşın bittiğini ve yıkılan binaları yeniden yapma konusunda çalıştığım komite için bir sürü anlaşma elde edebileceğimi söyledi. Felaket üstüne felaket geldi başıma, bütün paramı kaybettim, yeniden alevlenen bir savaşın ortasındayım ve arkadaşımı bulamıyorum.”

“Eski meslekten misin?” diye mırıldandı, kendini Reglius olarak tanıtan diğer Cyrodiilli. “Arkadaşının adinin Liodes Jurus olma şansı yok, değil mi?”

“Onu tanıyor musun?”

“Beni hemen hemen ayni şartlar altında buraya kadar getirdi,” diyerek gülümsedi Reglius. “Senin efendinin rakibi, Lort Vanech’in yanında çalışıyordum ben de, bir

zamanlar Liodes Jurus da orada çalışmıştı. Bana, bir İmparatorluk inşaat komitesinin temsilcisi olarak buraya gelmemi, burada birkaç savaş sonrası yeniden inşa anlaşması imzalayabileceğimi söyleyen bir mektup yazmış. İşimden yeni çıkarılmıştım ve birkaç yeni iş getirirsem belki işimi geri alabilirim diye düşündüm. Jurus ve ben Athay’da buluştuk ve bana Selvenar ile çok karlı bir görüşme ayarlayacağını söyledi”

Scotti sersemlemişti: “Nerede simdi peki?”

“Bilmiyorum,” diye omuz silkti Reglius. “Sanırım öldü. Khajiiti Athay’a saldırdığında, limanı ateşe vermeye başladılar ki o sırada Jurus da orada teknesini hazırlıyordu. Ya da benim teknem demeliyim çünkü benim getirdiğim altınlarla satın alindi. Biz neler olduğunu anlayıp kaçana kadar su kenarındaki her şey kül olmuştu zaten. Khajiiti hayvan olabilir ama nasıl saldırı düzenleyeceklerini biliyorlar.”

“Sanırım ormanda bizi Vindisi’ye kadar takip ettiler,” dedi Scotti gergin bir şekilde. “Kesinlikle ağaçların üzerinde zıplayan bir şeyler vardı.”

“Maymunlardır herhalde,” diye homurdandı Kuzeyli. “Endişe edilecek bir şey değil.”

Breton “Vindisi’ye geldiğimiz sırada, bütün Bosmeri o ağacın içine girdiğinde, çok öfkeliydiler, kadim bir dehşeti düşmanlarının üzerine salmakla ilgili bir şeyler fısıldıyorlardı,” dedi titreyerek, hatırlayınca. “O zamandan beri içerideler, tam bir buçuk gün oldu. Eğer endişe edilecek bir şey arıyorsanız bakmanız gereken yön orası.”

Daggerfall Büyücüler Loncası’nın temsilcisi olan diğer Breton ise hemşerisi konuşurken gözlerini karanlığa dikmişti. “Belki de. Ama ormanın içinde de bir şeyler var, tam köyün kenarında, buraya bakıyor.”

“Mültecilerdir belki” dedi Scotti, sesindeki paniği gizlemeye çalışarak.

“Eğer artık ağaçların üzerinde yürümüyorsalar onlar değiller,” diye fısıldadı büyücü. Kuzeyli ve Cyrodiillilerden biri, genişçe bir ıslak deri parçası alıp ateşin üzerine sererek fazla cızırtı çıkarmadan onu söndürdüler. Simdi Scotti davetsiz misafirlerin oval sarı gözlerini ve meşale ışıklarının aydınlattığı korkunç kılıçlarını görebiliyordu. Scotti korkudan donakaldı ve kendisinin de onlar için aynı şekilde görünür durumda olmadığını umdu.

Sırtına bir şeyin çarptığını hissetti ve nefesi kesildi. Yukarıda bir yerlerden gelen Reglius’un ıslığını duydu: ” Mara aşkına, sessiz ol ve buraya tırman.”

Scotti sönmüş kamp ateşinin yanındaki uzun bir ağaçtan aşağı sarkan asmaya tutundu. Hiç ses çıkarmamak için nefesini tutarak tırmanabildiği kadar hızlı bir şekilde yukarı tırmandı. Asma ağacının tepesinde, köyden olukça yüksekte, çatal seklindeki bir dalın üzerinde büyük bir kuşa ait terkedilmiş bir yuva vardı. Scotti kendini yumuşak, hoş kokulu saman yığınının içine atar atmaz Reglius asma dalını yukarı çekti. Yukarıda başka kimse yoktu ve Scotti aşağı baktığında aşağıda kimseyi göremedi. Tapınak ağacının parıltısına doğru yavaşça hareket eden Khajiiti hariç hiç kimseyi.

“Teşekkürler,” diye fısıldadı Scotti, rakibi olan birinin yardımını görmek onu etkilemişti. Köyden diğer tarafa döndü ve ağacın üst dallarının aşağıdaki vadiyi çevreleyen yosunlu kaya duvarlarına değdiğini gördü. “Tırmanmada nasılsın?”

“Delirmişsin sen,” dedi Reglius yavaşça. “Onlar gidene kadar burada kalmalıyız.”

“Eğer Vindisi’yi de Athay ve Grenos gibi yakarlarsa, yerdeymişiz gibi ölürüz,” Scotti yavaşça ağaca tırmanmaya başladı, her dalı tek tek tartarak. “Ne yaptıklarını görebiliyor musun ? ”

“Tam olarak söyleyemem,” Reglius aşağı, karanlığın içine baktı. “Tapınağın önündeler. Galiba şeyleri de var… uzun halatlara benziyor, arkalarından içeri, geçidin içine sürükleniyor.”

Scotti uçurumun ıslak, kayalık yüzeyine doğru uzanan en güçlü dalın ucuna süründü. Mesafe çok da fazla değildi. Aslında o kadar yakındı ki duvarlardan yükselen rutubet kokusunu alabiliyor ve taşın serinliğini hissedebiliyordu. Ama yine de atlaması gereken bir mesafe vardı ve bir katip olarak geçmişinde yerden yüz ayak yukarıdaki bir ağaçtan dimdik bir kaya duvarına atlamak diye bir şey yoktu. Gözlerini kapatıp kendisini ormanda takip eden gölgeyi hayal etti. Kollarının yakalamak için nasıl ileri atıldığını, zıplamak için bacaklarını nasıl gerdiğini. Atladı.

Elleriyle kayaya tutunmaya çalıştı fakat uzun, kalın yosun şeritleri geldi eline. Sıkıca tutundu fakat ayağını ileri attığında ayakları kaydı ve kendisini daha uygun bir pozisyona getirinceye kadar iki üç saniye boyunca kendini bas aşağı buldu. Uçurumda, üzerinde durup nihayet nefesini verebileceği, dışarı doğru çıkıntı yapan ufak bir kaya parçası vardı.

“Reglius. Reglius. Reglius,” Scotti bağırmaya cesaret edemedi. Bir dakika içinde dallar sallandı ve Lort Vanech’in adamı göründü. İlk önce sırt çantası, sonra kafası ve sonra geri kalanı. Scotti bir şeyler fısıldamaya başladı ama Reglius korku içinde kafasını sallayıp aşağıyı işaret etti. Khajiiti’den biri ağacın altında, kamp ateşinden geriye kalanları inceliyordu.

Reglius beceriksizce dalın üzerinde dengede durmaya çalışıyordu, fakat ne kadar güçlü olursa olsun tek elle tutunmaya çalışmak fazlasıyla zordu. Scotti ellerini açıp çantayı işaret etti. Reglius için çantayı bırakmak ıstırap gibiydi ama sonunda gevşeyip Scotti’ye attı.

Çantada ufak, neredeyse görünmez bir delik vardı ve Scotti çantayı tuttuğunda, bir altın para düştü. Para sanki kayalara çarpmış gibi şıngırdadı; yüksek, yumuşak bir ses, sanki Scotti’nin duyduğu en gürültülü alarmdı. Sonra bir çok şey çok hızlı bir şekilde oldu.

Ağacın altındaki Cathay-Raht yukarı baktı ve gürültülü bir şekilde çiğlik attı. Ağacın altındaki kedi çömelip alt dallara sıçrarken diğer Khajiiti de bir koro gibi onu takip etti. Reglius onu imkânsız bir çeviklikle yukarı tırmanırken gördü ve panikledi. Daha atlamadan önce bile düşeceğini söyleyebilirdi Scotti. Bir çığlıkla birlikte, Katip Reglius yere çakıldı, çarpma anında boynu kırıldı.

Tapınağın her çatlağından ani bir ışık fışkırdı ve Bosmeri’nin iniltileri öte dünyaya ait korkunç bir şeye dönüştü. Tırmanmakta olan Cathay-Raht durdu ve hayretle bakakaldı.

“Keirgo,” diye soludu. “Vahşi Av.”

Sanki gerçeklikte bir yarık açılmıştı. Tüyler ürpertici yaratıklar, dokunaçlı kurbağalar, zırhlı ve dikenli böcekler, korkunç sürüngenler, tanrıların suretinde dumansı yaratıklardan oluşan bir sel gibi, öfkeden deliye dönmüş bir halde devasa ağaçtan fışkırırcasına ortaya çıktı. Diğer bütün kediler ormana doğru kaçmaya başladılar. Birkaç saniye içerisinde, bütün Vindisi köyü “Vahşi Av”ın çılgın hayaletleri ile kaynıyordu.

Scotti, çiğlik atan, havlayan, uluyan kalabalığın gürültüsü arasından saklanmakta olan Cyrodiillilerin sanki biri onları yiyormuş gibi gelen çığlıklarını duydu. Kuzeyli de yenmişti ve iki Breton da. Büyücü kendini görünmez yapmıştı ama vahşi sürü gözleriyle hareket etmiyordu. Cathay-Raht’in tırmandığı ağaç sallanmaya ve altından şiddetle sarsılmaya başlamıştı. Scotti, Khajiiti’nin korku dolu gözlerine baktı ve yosun şeritlerinden birini uzattı.

Dalı yakalamak için zıplarken kedinin minnettarlığı gözlerinden okunuyordu. Scotti şeridi geri çekip düşüşünü izlerken yüzündeki ifadeyi tamamen değiştirecek zamanı bulamadı. Av, daha yere düşmeden onu kemiklerine kadar tüketmişti bile.

Scotti’nin bir sonraki çıkıntıya yaptığı atlayış ilkiyle karşılaştırılamayacak kadar daha iyiydi. Oradan uçurumun tepesine çıktı ve Vindisi köyünün dönüştüğü kargaşaya bakma sansını yakaladı. Av’ın hacmini artırıyordu ve kaçan Khajiiti’yi takip ederken vadinin çıkısına doğru ilerlemeye başlamıştı. İşte o zaman asil çılgınlık başladı.

Ay ışığı altında, durduğu yerden Khajiiti’nin ellerindeki halatları nereye bağladıklarını görebiliyordu. Gök gürültüsü gibi bir gümbürtü ile kayalardan oluşan bir çığ, geçidin üzerine düştü. Toz kalktığında vadinin mühürlenmiş olduğunu gördü. Vahsi Av’ın kendisinden başka saldıracak bir şeyi kalmamıştı.

Scotti bu yamyam güruha bakmaya dayanamadığından kafasını çevirdi. Karanlık orman önünde duruyordu, ağaçlardan oluşan bir ağ. Reglius’un çantasını omzuna atıp ormana doğru yürümeye başladı.

Bölüm 5

“Sabun! Orman sevgiyi yiyecek! Tam karşıda! Aptal mı aptal bir inek!”

Ses öyle aniden gümledi ki Decumus Scotti sıçradı. Az önce sadece böceklerin ve hayvanların bağırtılarıyla, ıslık çalan rüzgarın sesinin geldigi orman açıklığına dikti gözünü. Ayırt edilemeyen bir cinsiyete ait, kaçıkça, garip, kelimelerin arasındaki geçisleri ürkekçe olan ama kesinlikle bir insan sesiydi bu. Ya da en azından, bir elf. Cyrodiil dilini çok az kavrayabilmiş, medeniyetten soyutlanmış bir Bosmer belki de. Valenwood Ormanı’nın yoğun örtüsü içinde sayısız saatler süren zorlu yürüyüşten sonra, biraz tanıdık gelen bir ses mucizevi geliyordu.

 

“Merhaba?” diye bağırdı.

 

“Böceklerin adı ne? Kesinlikle dün evet!” diye cevap verdi ses. “Kim, ne ve ne zaman ve fareler!”

 

“Korkarım anlamıyorum.” dedi Scotti sesin geldiği, böğürtlenler tarafından her yanı sarılmış, bir araba kadar geniş ağaca dönerek. “Fakat benden korkmana gerek yok. Adım Decumus Scotti. İmparatorluk Şehri’nden gelen bir Cyrodiilliyim. Buraya savaştan sonra Yeşilyurt’u tekrar inşa etmek için geldim; ama kayboldum şimdi.”

 

“Mücevherler ve ızgara köleler… Savaş.” diye mırıldandı ses ve hıçkırıklara boğuldu.

 

“Savaştan haberin var mı? Tam olarak bilmiyorum, su anda sınırdan ne kadar uzakta olduğumu bile bilmiyorum.” Scotti ağaca doğru yavaşça yürümeye başladı. Reglius’un sırt çantasını yere bırakıp, boş ellerini kaldırdı. “Silahsızım. Yalnızca en yakın kasabaya giden yolu öğrenmek istiyorum. Arkadaşım, Liodes Jurus ile buluşmak için Silvenar’a gitmem lazım.”

 

“Silvenar!” deyip güldü ses. Scotti ağacın çevresini dolaşırken daha da yüksek sesle güldü. “Kurtlar ve şarap! Silvenar kurtlar ve sarap için şarkı söyler!”

 

Ağacın çevresinde hiçbir şey yoktu. “Seni göremiyorum. Neden saklanıyorsun?”

 

Bitkinlik ve açlıktan doğan düş kırıklıgı ile ağacın gövdesine vurdu. Yukarıda, kuytulukta bir yerdeki bir oyuktan sarı ve kırmızı renkli, ani bir parıltı çıktı ve Scotti ancak yirmi santim boyunda, altı tane kanatlı yaratık tarafından sarılmıstı. Ağızları sürekli açık olan hayvanların parlak, kıpkırmızı gözleri iki yanlarındaki tünel benzeri çıkıntıların üzerindeydi. Ayakları yoktu ve ince, hızla çırptıkları, sivri uçlu kanatları yağlı, şiskin göbeklerini taşımak için yetersiz görünüyordu. Ancak havada ateşten saçılan kıvılcımlar gibi oradan oraya fırlıyorlardı. Zavallı katibin etrafında dönerlerken, Scotti’ye anlamsız gelen bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine.

 

“Şarap ve kurtlar, ne kadar uzaktayım sınırdan! Akademik süsler ve eyvah, Liodes Jurus!”

 

“Merhaba, korkarım silahsızım. Dumanlı alevler ve en yakın kasaba sevgili Oblivion.”

 

“Sismiş kokuşmuş et, çivit rengi bir ışık ama benden korkmana gerek yok!”

 

“Neden saklanıyorsun? Neden saklanıyorsun? Dostum olmadan önce, sev beni, Lady Zuleika!”

 

Taklitlere öfkelenen Scotti, kollarını sallayıp onları ağacın tepesine gönderdi. Açıklığa geri döndü ve birkaç saat önce yaptığı gibi, çantayı tekrar açtı. Sürpriz olmayan bir şekilde, yararlı herhangi bir şey ya da yiyecek hiçbir şey yoktu hala hiçbir köşesinde ya da gözünde. Dolgun bir miktar altın (ormanda mali açıdan rahat olmanın ironisine vahşice gülümsedi, tıpkı daha önce yaptığı gibi) Lord Vanech’in inşaat komitesine ait bir boş yığın kontrat, bir miktar ince ip ve kötü havalar için üzeri yağlanmış deri bir palto. En azından yağmur yağmıyor diye düşündü Scotti.

 

Gürleyen yıldırımın homurtusu Scotti’nin aklına birkaç haftadır şüphelendiği bir şeyi getirdi. Lanetlenmişti.

 

Bir saat içerisinde, paltoyu giymiş çamurun içinde ilerlemek için çabalıyordu. Daha önce güneş ışığına geçit vermeyen ağaçlar şimdi gürüldeyen fırtınaya ve rüzgara karşı koruma sağlamıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur sesinde başka duyulan tek şey tepesinde uçan yaratıkların alay eden seslenişleriydi. Onlara bağırdı, taş attı ama onlar Scotti’nin arkadaşlığı karşısında büyülenmiş gibiydiler.

 

Kendisine işkence eden bu yaratıklara fırlatmak üzere okkalı görünen bir taşı almak için eğildiginde, Scotti ayağının altında bir şeyin yükseldiğini hissetti. Islak fakat katı zemin birden gevşeyip onu da beraberinde götüren, yuvarlanan bir dalgaya dönüştü. Çamur seli dinip de Scotti 25 ayak aşağıdaki nehre doğru yuvarlanmaya devam edene kadar, onu bir yaprak gibi hafifmişçesine beraberine tepetaklak bir şekilde yuvarladı.

 

Fırtına geldiği gibi oldukça çabuk bir şekilde gitti. Güneş kara bulutları eritip kıyıya doğru yüzen Scotti’yi ısıttı. Kıyıda Khajiit saldırısının bir başka işareti karşıladı onu. Bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü varmış orada, çok yakın bir zamanda kül olmuş ki taze bir ceset gibi hala içten içe sıcaktı. Balık kokularıyla dolup taşan evler şimdi birer toprak yığınıydı, içlerindeki her şey küle dönmüştü. Sallar ve kayıklar kırık dökük, delikler açılmıs ve yarısı su altında yatar şekilde duruyorlardı. Bütün köylüler gitmişti; ya ölmüşlerdi ya da mülteci olmuşlardı. Ya da o öyle sandı. Bir şey yıkıntılardan birinin duvarına çarptı. Scotti bakmak için o tarafa koştu.

 

“Adım Decumus Scotti?” diye öttü kanatlı yaratıklardan biri.

 

“Ben İmparatorluk Şehri’nden gelen bir Cyrodiilliyim. Buraya savaştan sonra Yeşilyurt’un yeniden inşasına yardım etmek için geldim; ama şimdi kayboldum.”

 

“Seni göremiyorum. Neden saklanıyorsun?”

 

Onlar gevezelik yaparken, Scotti köyün geri kalanını araştırmaya koyuldu. Kediler arkalarında bir şeyler bırakmış olmalıydı, bir parça sosis, bir lokma kurutulmuş balık, ne olursa. Ama yok etme işinde kusursuzlardı. Hiçbir yerde yiyecek hiçbir şey yoktu. Scotti yıkılmış bir taş kulübenin kalıntıları arasında işe yarayabilecek bir şey buldu. Bir yay ve iki kemik ok. Kiriş gitmişti, muhtemelen yangın esnasında yanmıştı; fakat Reglius’un çantasından bir ip çıkarıp tekrar gerdi.

 

O ugraşırken yaratıklar tepesinde uçup rahatsız ettiler onu:

 

“Mukaddes Liodes Jurus’un manastırı mı?”

 

 

 

“Savaşı duydun mu? Kurtlar ve şarap, altın ev sahibinin etrafını sar!”

 

Scotti ipi germeyi bitirince, kirişe bir ok yerleştirdi ve kirişi göğsüne dogru çekerek firlatti. Daha önce okçularla bazi tecrübeleri oldugundan, kanatli yaratiklar hemen tozu dumana katip ortadan kayboldu. Scotti’nin ilk oku üç adim ötesinde önüne düstü. Küfredip oku yerden aldı. Daha önce acemi okçularla da bazı tecrübeleri olan taklitçiler, çok geçmeden geri dönüp etrafında uçarak Scotti ile alay etmeye devam ettiler.

 

İkinci atışında Scotti teknik olarak çok daha iyi bir iş çıkardı. Fallinesti’de ölü böceğin altından çıktığında okçuların kendisine nişan alırken nasıl durduklarını hatırladı. Sol elini, sağ elini ve sağ dirseğini düz bir çizgiye getirdi ve eli çenesine geldi ve böylece yaratığı sanki parmağıyla işaret ediyormuş gibi önünde görebiliyordu. Ok yaratığı sadece iki ayak farkla ıskaladı fakat ok yoluna devam edip bir kaya duvara çarptı ve parçalandı.

 

Scotti nehrin kenarına yürüdü. Sadece bir oku kalmıştı, belki yavaş yüzen bir balık bulup oku ona atmak daha iyi olur diye düşündü. Kaçırırsa da okun kırılma şansı daha az olurdu ve okunu her zaman sudan alabilirdi. Bıyıklı bir balık oldukça uyuşuk bir edayla geçerken, ona nişan aldı.

 

“Benim adım Decumus Scotti!” diye bağırıp balığın kaçmasına neden oldu yaratıklardan biri. “Aptal ve aptal bir inek! Alevler içinde dans eder misin?”

 

Scotti döndü ve daha önce yaptığı gibi nişan aldı. Yalnız bu sefer ayağını okçular gibi atmayı da hatırladı, 17 santim birbirinden ayrı, dizler gergin, sol ayak sağ omzun açısını karşılamak için hafifçe öne. Son ok da yaydan çıktı.

 

Yıkıntılardan birinin taşları arasında yaratığı kızartırken oku şiş olarak kullandı, bayağı da işine yaradı. Yaratık vurulduğunda diğerleri hemen toz olmuştu, Scotti akşam yemeğini huzur içinde yedi.

 

Nehrin kıvrımını dönen bir sandal görüş alanına girdiğinde kemiklerin üzerindeki son et parçalarını dişliyordu. Dümende Orman Elfi denizciler vardı. Scotti nehrin kenarına koşup kollarını salladı. Başlarını çevirip yollarına devam ettiler.

 

“Sizi uğursuz, duygusuz, adiler!” diye bağırdı Scotti. “Üçkağıtçılar! Serseriler! Hainler!”

 

Gri bıyıklı bir sekil bir bölmeden çıktı ve Scotti onu derhal tanıdı, Gryf Mallon’du bu, Cyrodiil’den yola çıkan arabada tanıştığı şair çevirmen.

 

Scotti’nin olduğu yöne baktı ve gözleri sevinçle parladı, “Decumus Scotti! Tam da görmeyi umduğum adam! Mnoriad Pley Bar’daki karışık bir dörtlük hakkındaki düşüncelerini almak istiyorum! ‘Ağlayarak geldim dünyaya, harikalar araya araya,’ diye başlıyor, belki bilirsin, ha?”

 

“Seninle Mnoriad Pley Bar’i tartışmayı çok isterim Gryf!” diye cevap verdi Scotti. “Ama önce kayığa çıkmama müsaade edecek misin?”

 

Herhangi bir limana giden bir salda oldugu için memnun olan Scotti sözünde durdu. Sal, kararmış Orman Elfi köylerinin kalıntılarını geride bırakarak nehirdeki yoluna devam ederken, bir saat boyunca ne bir soru sordu ne de geride kalan birkaç hafta içinde başından geçenlerden bahsetti; yalnızca Mallon’un “Aldmeri Esoterica” hakkındaki teorilerini dinledi. Çevirmen, omuz silkmelerini ve kafa sallamalarını medeni bir konuşma kabul edip misafirinin bilgeliğine pek dikkat etmiyordu. Hatta çeşitli tezlerini yorumlarken dalgınlıkla Scotti ile paylastığı biraz şarapla, balık peltesi bile çıkardı ortaya.

 

Sonunda, Mallon notları arasında önemsiz bir noktaya ait bir referansa bakarken, Scotti sordu, “Konumuzun biraz dışında ama, nereye gidiyoruz acaba?”

 

“Vilayetin tam kalbine, Silvenar’a.” dedi Mallon, okuduğu yazıdan kafasını kaldırmadan. “Aslına bakarsan biraz can sıkıcı, çünkü ben ilk önce Woodheart’a gitmek istiyordum, Bosmer’in biri elinde Dirith Yalmillhiad’in özgün bir kopyasının olduğunu iddia ediyor. Fakat şimdilik beklemeli. Yaztutan Adası şehri kuşatmış ve şehir teslim olana kadar içerideki herkesi açlığa mahkum etmiş. Orman Elfi birbirini yemekten son derece memnun olduğu için sıkıcı bir bekleyiş, sonunda geride bayrağı sallamak için sadece şişman bir Orman Elfi’nin kalması ihtimali var.”

 

“Gerçekten can sıkıcı.” diyerek onayladı Scotti. “Doğuda Khajiit önüne çıkan her şeyi yakıp yıkıyor ve batıda Yüce Elfler savaşıyor. Kuzey sınırlarının açık olduğunu sanmam.”

 

“Kuzey sınırı daha da berbat.” dedi Mallon, hala bütün dikkatini elindeki metne vermiş bir halde parmagını sayfanın üzerinde gezdirirken. “Cyrodiilliler ve Kızılmuhafızlar kendi topraklarına akın eden Orman Elfi mültecileri istemiyorlar. Çok mantıklı. Artık evsiz ve aç olduklarına göre suç işlemeye ne kadar meyilli olacaklarını bir düşünsene.”

 

“Öyle.” diye mırıldandı Scotti, bir ürperti hissederek. “Yeşilyurt’ta tıkılıp kaldık.”

 

“Pek değil. Sahsen ben, yayımcım yeni çeviri kitabım için kesin bir teslim tarihi belirlediğinden, oldukça yakın bir zamanda ayrılmak zorundayım. Bundan anladığım, basitçe Silvenar’dan özel sınır geçisi için talepte bulunmak gerektiği, böylece ceza almadan Cyrodiil’e geçilebilir.”

 

“Silvenar’da mı yoksa Silvenar’dan mı?”

 

“Silvenar’da Silvenar’dan. Bu yörede sıradan olan garip bir terminoloji, bir çevirmen olarak işimi çok daha zorlaştıran şeylerden biri daha. Silvenar hakkında akılda tutulması gereken sey–” aradığı parçayı bulan Mallon gülümsedi, “İşte! ‘Bir dansa tutuştu dünya, anlaşılmaz, iki hafta.’ yine aynı benzetme.”

 

“Silvenar hakkında ne diyordun?” diye sordu Scotti. “Akılda tutulması gereken şey?”

 

“Ne söylediğimi hatırlamıyorum.” diye cevapladı Mallon, açıklamalarına geri dönerek.

 

Bir hafta içinde küçük sal Xylo nehrinin sığ ve köpüklü, nispeten daha sakin sularına girdi ve Decumus Scotti ilk kez Silvenar şehrini gördü. Eger Fallinesti bir ağaç idiyse Silvenar bir çiçekti. Yeşil, kırmızı, mavi ve beyazın kristal tortular ile parlayan solgun siluetlerinin oluşturduğu muhteşem bir renk yığını. Aldmeri vezinlerinden bahsetmediği zamanlarda Mallon, Silvenar’ın bir zamanlar orman içinde çiçek açan bir açıklık olduğundan; fakat bir çeşit büyü ya da doğal sebepler ile ağacın özünün saydam bir likör halinde akmaya basladığından yarım yamalak bahsetmişti. Ağacın özünün akması ve renkli ağaçların üzerinde sertleşmesiyle şehir ağı meydana gelmişti. Mallon’un tasvirleri ilgi çekiciydi ancak Scotti’yi şehrin güzelliğine hiç de hazırlamış sayılmazdı.

 

“Buradaki en iyi, en lüks taverna hangisidir?” diye sordu Bosmer kayıkçılardan birine Scotti.

 

“Prithala,” diye cevapladı Mallon. “Fakat neden benle kalmıyorsun? Bir tanıdığımı ziyaret ediyorum, bir alim, bence hayran kalacaksın. Kulübesi çok büyük değildir ama bir Merethic Aldmeri kabilesinin, Sarmathi’nin, kökeni hakkında en alışılmadık fikirlere sahiptir.”

 

“Baska bir zaman olsa, memnuniyetle kabul ederdim,” dedi Scotti kibarca. “Ama haftalarca bir salın zemininde yatıp bulabildiğim herhangi bir şeyi yedikten sonra, rahat edebileceğim bir yere ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Ve sonra, bir ya da iki günün ardından, Silvenar’dan Cyrodiil’e güvenli bir geçiş talebinde bulunacağım.”

 

Adamlar birbirleriyle vedalaştılar. Gryf Mallon, Scotti’ye hemen kabul ettiği ve çabucak unuttuğu, İmparatorluk Şehri’ndeki yayımcısının adresini verdi. Katip kehribar köprülerden geçip, taşlaşmış orman mimarisine hayran kalarak Silvenar sokaklarını dolaştı. Özellikle heybetli, parlak gümüş bir sarayın önünde, Prithala Tavernası’nı buldu.

 

En iyi odayı tuttu ve açgözlülükle en kaliteli yemekten sipariş etti. Yakındaki bir başka masada biri Orman Elfi biri insan şişman iki kişinin oturduğunu görüp oradaki yiyeceğin Silvenar’in sarayındakinden ne kadar daha iyi olduğunu düşündü. Savaş ve parasal bazı konular ile vilayetteki köprülerin yeniden inşası hakkında konuşmaya başladılar. İnsan olan Scotti’nin kendilerine baktığını fark etti ve gözleri bir tanıdığı görmüş gibi parladı.

 

“Scotti, bu sen misin? Kynareth, nerelerdeydin? Buradaki bütün bağlantıları tek başıma yapmak zorunda kaldım!”

 

Scotti, sesinden adamı tanıdı. Adam Liodes Jurus’tu, oldukça şişmanlamıştı.

Bölüm 6

Decumus Scotti oturup Liodes Jurus’u dinlemeye koyuldu. Katip, Lord Atrius’un İnşaat Komitesi’nde beraber çalıştığı eski meslektaşının bu kadar şişmanladığına inanamıyordu. Scotti’nin önündeki kızarmış etin iştah açıcı tadı yok olup gitmişti. Prithala Tavernası’nin bütün diğer ses ve görüntüleri, sanki Jurus’tan başka hiçbir şey yokmuş gibi, kaybolmuştu. Scotti kendini duygusal biri olarak tanımlamazdı fakat kendisini Ekim başlarında İmparatorluk Şehri’nden ayırıp buralara kadar sürükleyen o kötü yazılmış mektupların sahibi adamın görüntüsü ve sesi içinde bir şeylerin kabardığını hissettirdi.

“Nerede kaldın?” diye sordu tekrar Jurus. “Sana haftalar önce benimle Fallinesti’de buluşmanı söylemiştim.”

“Birkaç hafta önce oradaydım,” dedi Scotti kekeleyerek, Jurus’un kendisine kızmasına şaşırarak. “Seninle Athay’da buluşmamı söyleyen mektubu aldım ve oraya gittim ama Khajiit orayı yerle bir etmişti. Bir şekilde oradan kaçanlarla birlikte başka bir köye gittim ve orada birisi bana senin öldürüldüğünü söyledi.”

“Sen de hemen inandın ha?” dedi Jurus alaycı bir gülümsemeyle.

“Adam seni baya tanıyor gibiydi. Lord Vanech’in İnşaat Komitesi’nde çalışan, Reglius adında biriydi ve dedi ki: onu da savaştan kazanç sağlamak için Vadiorman’a çağırmışsın. ”

“Oh, evet,” dedi Jurus, bir an düşündükten sonra. “Adını şimdi hatırladım. İnşaat komitelerinden iki temsilcimizin olması iş açısından iyi olur.

Herkesin teşebbüslerimizde bize yardımcı olması ve her şeyin doğru yapılması gerekir.”

“Reglius öldü,” dedi Scotti. “Ama Lord Vanech’in İnşaat Komitesi’nden aldığı sözleşmeler bende.”

“Daha iyi,” dedi Jurus, etkilenmiş bir şekilde. “Bu kadar da acımasız bir rakip olduğunu hiç bilmiyordum, Decumus Scotti. Evet, bu kesinlikle Silvenar’daki ilişkilerimizi geliştirir. Seni Basth ile tanıştırdım mı?”

Bosmer’in çapının masa arkadaşınınkine neredeyse eşit olduğu düşünülünce Scotti’nin adamın farkına pek varamamış olması şaşırtıcıydı. Katip, Basth’a kafasıyla soğuk bir selam verdi, hala kafası karışmış ve duygusuz bir haldeydi. Daha bir saat öncesine kadar Silvenar’dan Cyrodiil’e güvenli bir geçiş talebinde bulunmaya niyetlendiği düşüncesi kafasını terk etmemişti henüz. Bütün bu olanlardan sonra Jurus ile iş yapma fikrinden, Vadiorman ile Elsweyr ve o yetmezmis gibi şimdi bir de Yaztutan Adası arasındaki savaştan kazanç sağlama planından, soğumuştu.

“Meslektaşın ve ben Silvenar hakkında konuşuyorduk,” diye söze girdi Basth, kemirdiği geyik budunu bırakıp. “Karakteri hakkında pek bir şey duymamışsındır herhalde?”

“Çok az ama özel bir şey yok. Çok önemli ve garip birisi olduğu izlenimini edindim.”

“Kanuni, fiili ve hissi bakımdan halkın temsilcisidir.” Diye açıkladı Jurus, yeni ortağının genel bilgiden yoksun olmasına biraz kızarak. “Onlar sağlıklı olduğunda, o da öyledir. Çoğunlukla dişi olduklarında, o da öyle. Yiyecek veya ticaretle ilgili sorunları olduğunda ya da yabancılarla olan ilişkilerinde, o da hisseder bunları ve ona göre kanunlar yapar. Bir anlamda bir despot, bir zorbadır ama halkın zorbası.”

“Bu çok,” dedi Scotti doğru kelimeyi arayarak. “Çok şey… Saçma.”

“Belki de öyledir,” diyerek omuz silkti Basth. “Fakat halkın sesi olarak, aralarında yabancılara ticaret ve inşaat izinleri vermenin de dahil olduğu birçok hakki var. Bize inanıp inanmaman önemli değil. Silvenar’ı Pelagius gibi çılgın imparatorlarınızdan biriymiş gibi düşün sadece. Su an karsı karsıya olduğumuz sorun; Vadiorman dört bir yandan saldırı altında olduğundan Silvenar’ın yabancılara duyduğu korku ve güvensizlik. Halkının ve böylece de Silvenar’ın tek umudu İmparator’un olaya müdahale edip savaşı bitirmesi.”

“Yapacak mı?” diye sordu Scotti.

“Sen de bizler gibi biliyorsun ki İmparator son zamanlarda kendinde değil,” dedi Jurus, Reglius’un çantasından boş anlaşmaları çıkarırken. “Kim bilir neyi yapmayı ya da yapmamayı seçeceğini? Bu bizi ilgilendirmez fakat merhum Reglius beyden bize kalan bu nimetler işimizi daha da kolaylaştıracak.”

Kendilerini Silvenar’a nasıl tanıtacaklarını akşama kadar tartıştılar. Scotti sürekli yedi ama Jurus ve Basth kadar çok değil. Güneş tepelerin ardından yükselmeye başlayıp da kızıl ışıkları tavernanın kristal duvarlarına vurduğunda, Jurus ve Basth, Silvenar tarafından aniden huzura çağrılırlarsa diye diplomatik olarak kendilerine verilen, saraydaki odalarına gitmek için ayrıldılar. Scotti de kendi odasına çekildi. Biraz daha kalıp Jurus’un planlarını inceleyerek içlerindeki kusurun ne olabileceği hakkında düşündü fakat serin ve rahat yatağa uzanınca hemen uykuya daldı.

Ertesi gün öğleden sonra, Scotti uyandı, yeniden kendinde olduğunu hissediyordu. Başka bir deyişle çekingen. Son birkaç haftadır sadece hayatta kalmaya çabalayan bir canlı olmuştu. Yorgunluktan bitip tükenmiş, birbirinden farklı orman yaratıklarının saldırısına uğramış, açlıktan ölme derecesine gelmiş, boğulma tehlikesi atlatmış ve kadim Aldmeri şiirleriyle ilgili tartışmalara katılmaya zorlanmıştı. Bütün bunları düşününce, Silvenar’ı nasıl enayi yerine koyup anlaşmaları ona onaylatabilecekleri hakkında Jurus ve Basth ile yaptığı tartışmalar mükemmel bir şekilde mantıklı geliyordu. Scotti eski ve yıpranmış elbiselerini giyip yiyecek bir şeyler ve düşünmek için huzurlu bir yer aramak üzere aşağı indi.

“Kalktın mı?” dedi yüksek sesle Basth onu görünce. “Hemen şimdi saraya gitmeliyiz.”

“Şimdi mi?” diye sızlandı Scotti. “Su halime bir bak. Yeni elbiselere ihtiyacım var. Bırak Vadiorman Halkı’nın Sesi’ni, para vermek için bir fahişenin karşısına çıkacak durumda bile değilim. Daha banyo bile yapmadım.”

“Bu andan itibaren bir katip olmayı bırakıp ticareti öğrenen biri olmalısın.” dedi Liodes Jurus etkileyici bir sesle, Scotti’nin koluna girip onu güneşin aydınlattığı bulvara çıkarırken. “İlk kural neyi temsil ettiğini müstakbel müşterine fark ettirmek ve hangi açının sana en iyi uyduğunu bulmak. Son moda kıyafetler ve mesleki lakırdılar ile onu etkileyemezsin, sevgili dostum, bunu yapmaya kalkışmak telafi edilemez bir hata olur. Bu konuda bana güven. Ben ve Basth dışında birkaç kişi daha sarayda misafir; fakat onlar fazla istekli, fazla resmi, iş için fazla hazır görünme hatasına düştüler.

Onlar asla Silvenar’ın huzuruna çıkamayacaklar fakat biz ilk reddedildiğimizden beri ilgisizmiş gibi göründük. Sarayda vakit öldürdüm, İmparatorluk Şehri’ndeki hayat hakkında bildiklerimi yaydım etrafa, kulak kesildim her şeye, gezintilere katıldım, bana sunulan her şeyi yedim ve içtim. Bir ya da iki kilo aldım desem yeridir. Verdiğimiz mesaj gayet açıktı: tanışmak bizim değil; daha çok onun yararına olur.”

“Planımız işe yaradı,” diye ekledi Basth. “Yaverine İmparatorluk’taki temsilcimizin geldiğini ve nihayet bu sabah Silvenar ile görüşmeyi arzu ettiğimizi söylediğimde, seni hemen oraya getirmemizi istediler.”

“Geç kalmadık mı o zaman?” diye sordu Scotti.

“Hem de çok,” diye güldü Jurus. “Fakat bu da planımızın bir parçası. Silvenar’ı alışıldık soylular ile karıştırmamayı aklından çıkarma. Sıradan halkın aklidir o. Bunu kavradığında onu nasıl idare edeceğini anlayacaksın.”

Jurus saraya giden yolda geçen son birkaç dakikayı Vadiorman’ın neye, ne kadar ve hangi fiyattan ihtiyacı olduğu hakkındaki teorilerini açıklayarak harcadı. Telaffuz edilen rakamlar sarsıcıydı, Scotti’nin uğraşmaya alışık olduğu inşa ve harcama tutarlarının çok ötesindeydiler. Dikkatlice dinledi. Onlar konuşurken Silvenar şehri bütün güzelliğini sergiliyordu, cam ve çiçekler, kükreyen rüzgarlar ve dingin güzellik. Silvenar’ın sarayına vardıklarında, Decumus Scotti durdu, sersemlemişti. Jurus bir anlığına ona baktı ve güldü.

“Oldukça tuhaf, değil mi?”

Öyleydi. Kaskatı kesilmiş, eşit olmayan, döne döne yükselen kızıl kuleler sanki ikinci bir güneş yükseliyormuşçasına yerden fışkırıyordu. Üzerinde saray görevlileri ve hizmetçilerin özünü emmeye çalışan böceklerden farksız göründüğü, bir köy büyüklüğünde bir çiçek. Taç yaprağına benzeyen bir köprünün üzerinden geçerek üçü, duvarları eşit olmayan sarayın içinde yürüdüler. Yaprakların eğilerek birbirine yaklaştırılıp birleştirildiği yerlerde gölgeli bir salon veya küçük bir oda vardı. Birbirlerinden uzaklaştırıldıkları yerlerdeyse birer avlu… Hiçbir yerde kapı yoktu, Silvenar’a ulaşmak için sarayın sarmal gövdesini tırmanıp o bütün karşılama ve yatak odalarını ve yemek salonlarını, yüksek makamlardaki şahsiyetleri, refakatçileri, müzisyenleri ve birçok muhafızı geçmekten başka yol da yoktu.

“İlginç bir yer,” dedi Basth. “Fakat mahremiyetten pek eser yok. Tabii ki bu da Silvenar’a uyan bir şey.”

Saraya girmelerinin üzerinden iki saat geçip de iç koridorlara ulaştıklarında, yay ve kılıç taşıyan muhafızlar, onları durdurdu.

“Silvenar’ın huzuruna çağrıldık,” dedi Jurus, sabırlı bir şekilde. “Bu bey İmparatorluk temsilcisi, Lort Decumus Scotti.”

Muhafızlardan biri döne döne ilerleyen koridorların birinde kayboldu ve dakikalar sonra yanında üzerinde parçalı, bol, deri bir kaftan ile sarınmış, uzun boylu, kibirli bir Bosmer ile geri döndü. Adam Ticaret Bakanı idi: “Silvenar, yalnız Lort Decumus Scotti ile görüşmek istiyor.”

Tartışacak ya da tereddüt edecek yer değildi, bu yüzden Scotti, Jurus ya da Basth’a bakmaya bile çalışmadan öne çıktı. Kayıtsız yüz ifadelerini takındıklarından emindi. Bakan’ın peşinden arz odasına girerken, Scotti Jurus’un kendisine anlattığı olay ve eylemleri aklından geçirdi. Sergilemesi gereken yaklaşımı ve imajı hatırlamayı umdu.

Silvenar’ın arz odası, tabanda kase seklinde tavanda ise bükülerek neredeyse birbirine değecek şekilde içe doğru bükülmüş duvarları olan devasa kubbeli bir yerdi. Yüzlerce ayak yukarıdaki açıklıktan içeri giren ince ışık demeti, kabarık ve parlak gri bir tozun içinde ayakta duran Silvenar’ın tam üzerine düşüyordu. Şehrin ve sarayın bütün olağanüstülüğü içinde Silvenar gayet sıradan görünüyordu. Orta derece yakışıklı, hafif yorgun görünen, fazla sıradan, İmparatorluk’taki herhangi bir büyük şehirde karşılaşabileceğiniz tipte bir Orman Elfi. Durduğu platformdan inmişti ki Scotti görünüşünde bir gariplik fark etti. Oldukça kısa boyluydu.

“Sizinle yalnız görüşmek zorundaydım,” dedi Silvenar sıradan ve kaba bir ses tonuyla. “Belgelerinizi görebilir miyim?”

Scotti, Lort Vanech’in İnşaat Komitesi’ne ait boş anlaşmaları uzattı. Silvenar, geri vermeden önce İmparator’un mührünün üzerinde parmağını gezdirerek, onları inceledi. Birden utangaç bir görüntü sergiledi, yere bakıyordu. “Sarayımda savaştan kazanç sağlamaya çalışan bir sürü şarlatan var. Siz ve meslektaşlarınızın da onlardan olduğunu düşünmüştüm; lakin bu anlaşmalar hakiki.”

“Evet, evet öyleler.” dedi Scotti sakin bir ifadeyle. Silvenar’ın bilindik tavrı, Scotti’nin rahatça konuşmasını sağladı, resmi selamlamalar veya saygı dolu hitaplar yoktu, tıpkı Jurus’un söylediği gibi. “Altmeri’nin yıktığı limanlar ve yeniden inşa edilmesi gereken yollar ile başlamak en mantıklısı gibi görünüyor, ondan sonra size ticaret güzergahlarının onarım ve ikmali için takdir ettiğim değeri bildirebilirim.”

“İmparator, neden iki yıl önce, Elsweyr ile savaş başladığında bir temsilci göndermedi? ” diye sordu Silvenar hüzünle.

Scotti, cevap vermeden önce bir an için Vadiorman’da tanıdığı bütün o sıradan Bosmeri’yi düşündü. Sınırda onlara eşlik eden açgözlü, korkak paralı askerleri. Fallinesti’nin sıkı içen ehli keyif sakinlerini ve Bati Kavşağında karşılaştığı haşere öldürme konusunda usta okçuları. Havel Slump’taki, her işe burnunu sokan yaşlı Pascost Ana’yi. Kaptan Balfix’i, korsanlıktan emekli olmuş zavallı adamı. Athay ve Grenos’un dehşet içinde olsalar da umudunu yitirmeyen mültecilerini. Vindisi’nin çılgın, ölüm saçan Vahşi Av’ını. Gryf Mallon tarafından tutulan sessiz ve aksi kayıkçıyı. Açgözlü ve yozlaşmış Basth’i. Eğer bunların hepsini ve vilayet içindeki daha birçoklarını temsil edecek bir yaratık olsaydı, onun karakteri nasıl olurdu? Scotti, mesleği ve doğası gereği bir katipti, sınıflandırıp, dosyalamak; her şeyi bir sisteme oturtmak onu içgüdüsel olarak rahatlatıyordu. Eğer Vadiorman’ın ruhu dosyalanacak olsaydı, onu nereye koyması gerekirdi?

Sorusunu daha bitirmemişti ki cevap geldi.

İnkar.

“Korkarım bu sorunun muhatabı ben değilim,” dedi Scotti. “Şimdi önümüzdeki işe geri dönebilir miyiz?”

Scotti ve Silvenar bütün öğleden sonrayı Vadiorman ivedi ihtiyaçlarını tartışarak geçirdiler. Her bir anlaşma dolduruldu ve imzalandı. Gereken çok şey ve birbirine bağlı o kadar çok masraf vardı ki sonradan eklenen şeyler kağıtların kenarlarındaki boşluklara yazılmak zorunda kalınmıştı. Scotti, ilgisiz tavrını takınmaya devam etti; fakat Silvenar’ı idare etmenin küçük ve saf bir çocuğu idare etmek gibi kolay olmadığını gördü. Halkın Sesi, balıktan elde edilen verim, ticaretin faydaları, vilayetindeki her orman ve kasabanın durumu gibi gündelik hayata dair bazı pratik şeyleri oldukça iyi biliyordu.

“Yarın bu anlaşmayı kutlamak için bir şölen vereceğiz,” dedi Silvenar sonunda.

“Bu gece yapmak en iyisi,” diye karşılık verdi Scotti. “Yarın anlaşmalarla birlikte Cyrodiil’e doğru yola çıkmalıyız, bu yüzden sınırdan güvenli bir geçişe ihtiyacım olacak. Daha fazla vakit kaybetmeyelim.”

“Bence de,” dedi Silvenar ve anlaşmalara kendi mührünü koyması ve akşamki şölenin hazırlıklarını başlatması için Ticaret Bakanı’nı çağırdı.

Scotti odayı terk etti ve Bast ile Jurus tarafından karşılandı. Uzun saatler boyunca kayıtsız bir yüz ifadesi takınmanın zorluğu yüzlerinden okunuyordu. Muhafızların görüş alanından çıkar çıkmaz bütün olan biteni anlatması için Scotti’ye yalvardılar. Onlara anlaşmaları gösterdiğinde Bast sevinçten ağlamaya başladı.

“Silvenar’la ilgili seni şaşırtan herhangi bir şey var mıydı?” diye sordu Jurus.

“Benim yarı boyumda olmasını beklemiyordum.”

“Öyle miydi?” Jurus biraz şaşırmış görünüyordu. “Onunla daha önce görüşmeye çalıştığım zamandan beri kısalmış olmalı. Belki bütün o halkının durumundan etkilenme saçmalığıyla ilgili bir şeyler yüzündendir.”

Bölüm 7

Yer: Silvenar, Vadiorman

Tarih: 13 Kasım, 3.Ç 397

Saraydaki davete Vadiorman’ın tekrar inşa edilmesi işini almak isteyen bütün kıskanç bürokrat ve tüccarlar katılmıştı. Decumus Scotti, Liodes Jurus ve Basth’a gizleme gereği duymadıkları bir nefret ile bakıyorlardı. Scotti bundan rahatsız oldu fakat Jurus”un çok hoşuna gidiyordu. Uşaklar tabak tabak üstüne fırında kızartılmış etleri getirirken Jurus kendine bir bardak Jagga doldurdu ve Scotti ile kadeh tokuşturdu.

“Artık itiraf edebilirim,” dedi Jurus. “Seni bu macerada bana katılmaya davet etme konusunda ciddi şüphelerim vardı. Başka inşaat komitelerinde çalışan bağlantı kurduğum diğer katipler ve memurlar daha dışa dönük daha atılgan kişilerdi ama yine de Silvenar’ın arz odası Şöyle dursun, hiçbiri buraya kadar gelmeyi dahi başaramadı. Gel, bir bardak Jagga iç benle.”

“Hayır, teşekkürler,” dedi Scotti. “Ben ondan Fallinesti”de çok fazla içmiştim ve onun yüzünden nereyse dev bir böcek tarafından yenecektim. İçmek için başka bir şey bulayım.”

Scotti birkaç diplomatın büyük bir gümüş sürahiden doldurdukları buharı tüten kahverengi bir içecekten bardaklar dolusu içtiklerini görünceye kadar salonda dolaştı. Çay olup olmadığını sordu onlara.

“Yapraklardan yapılan çay mı?” diye alay etti içlerinden biri. Vadiorman’da yoktur o. Bu Rotmeth.”

Scotti kendine bir bardak doldurdu ve tatmak için bir yudum aldı. Sert, acı ve şekerliydi ve çok tuzlu. İlk basta damak zevkine hiç uygun değilmiş gibi geldi ama biraz sonra kendini elindekini içip bitirmiş ve ikinci bir bardağı doldururken buldu. Vücudu karıncalanıyordu. Salondaki bütün sesler kopuk kopuk ulaşıyordu kulağına fakat korkutucu değildi bu.

“Demek siz Silvenar’ı bütün o anlaşmaları imzalamaya ikna eden kişisiniz,” dedi ikinci diplomat. “Baya derin bir müzakere gerektirmiş olmalı.”

“Hiç de değil, hiç de değil, sadece temel ticaret kuralları,” dedi sırıtarak Scotti, üçüncü bardak Rotmeth’i doldururken. Silvenar, İmparatorluk yönetiminin Vadiorman’ın islerine müdahil olmasını çok istiyordu. Ben kendi komisyonumu almayı çok istiyordum. O kadar derinden gelen istek sayesinde, neredeyse sadece anlaşmalara imza koymak gerekti.”

“Uzun süredir mi Majesteleri İmparator’un hizmetindesiniz?” diye sordu birinci diplomat.

“İmparatorluk Şehri’nde isler ondan bir ısırık, daha doğrusu, bir parça daha karışık. Aramızda kalsın ama ben aslında işsizim. Lort Atrius”un hizmetinde onun inşaat komitesinde çelişirdim eskiden ama kovuldum. Sonra, anlaşmalar Lort Vanech’in komitesine ait çünkü onları Reglius denen birisinden aldım, rakibimdi benim ama çok iyi birisiydi ta ki Khajiiti tarafından öldürülünceye kadar.” Scotti besinci bardağı da bitirdi. İmparatorluk Şehri’ne gidince gerçek müzakereler başlayabilir. Eski işverenime ya da Lort Vanech’e gidip, buraya bakin, hanginiz bu anlaşmaları istersiniz, diyebilirim. İkisi de anlaşmaları benden almak için birbirini yiyecek. Hiç kimsenin hiçbir yerde daha önce görmediği komisyonumu belirlemek için teklif verme savaşı yapacaklar.”

“Yani Majesteleri İmparator Hazretleri’nin temsilcisi değilsiniz, öyle mi?” diye sordu birinci diplomat.

“Ne söylediğimi duymadın mı? Seni aptal?” Scotti, bir öfke dalgasının içinde yükseldiğini hissetti, neyse ki çabucak yatıştı. Kıkırdadı ve ardından yedinci bardağı doldurdu. “İnşaat komiteleri şahıslar tarafından sahiplenilir fakat yine de İmparator’un temsilcileridir. Yani İmparator’un temsilcisiyim. Ya da olacağım. Bu anlaşmaları teslim edince. Çok karmaşık. Beni neden anlayamadığınızı biliyorum. Her şey o şairin söylediği gibi, ateşte bir dans, eğer aldatmacayı takip edersen, söylemek gerekirse bu bir ima.”

“Peki ya iş arkadaşlarınız? Onlar İmparator’un temsilcileri mi?” diye sordu ikinci diplomat.

Scotti kahkaha attı, kafasını iki yana sallayarak. Diplomatlar ona saygılarını sundular ve bakan ile konuşmaya gittiler. Scotti saraydan çıktı ve şehrin garip, organik cadde ve bulvarlarında sendeleye sendeleye dolandı. Prithala Tavernasını ve odasını bulması saatler sürdü. Oraya varır varmaz yatağına çok yakın bir yerde uyuyup kaldı.

Ertesi sabah, Jurus ve Basth kendisini sarsarak uyandırdılar. Yarı uykudaymış gibi hissediyor, gözlerini tamamen açamıyordu; fakat onun dışında gayet iyiydi. Diplomatlarla yaptığı konuşma, belirsiz bir çocukluk anısı gibi, aklında sisler içinde oradan oraya uçuşuyordu.

“Mara adına, Rotmeth de nedir?” diye sordu hemen.

“Kokuşmuş, iyice mayalanmış ve içindeki zehrin etkisini gidermek için bir sürü baharat eklenmiş et suyu.” dedi Basth gülümseyerek. “Seni Jagga’ya takılman konusunda uyarmalıydım.”

“Şimdiye kadar etin egemenliğini anlamış olmalıydın.” diye güldü Jurus. “Bu Bosmeri, tarladaki meyveye ya da üzüme dokunmaktansa birbirini yemeyi tercih ederler.”

“O diplomatlara ne söyledim?” diye çiğlik attı Scotti panik içinde.

“Kötü hiçbir şey görünüşe göre,” dedi Jurus bazı belgeleri çıkarırken. “Eskortların aşağıda seni İmparatorluk Vilayeti ‘ne götürmek için bekliyorlar. İşte, güvenli geçiş için belgelerin. Silvenar isin çabucak ilerlemesi konusunda sabırsız görünüyor. Antlaşmalar yürürlüğe girdiğinde sana nadir bulunan bir hazine göndermeyi vaat etti. Suna bak, bana bir şey verdi bile.”

Jurus elmaslarla süslenmiş yeni küpesini gösterdi, çok güzel, büyük kesilmiş bir yakut. Basth kendinin olan benzer bir taneyi gösterdi. İki şişman adam Scotti giyinip eşyalarını toplasın diye odadan çıktı.

Silvenar”ın muhafızlarından oluşan bir alay sokakta, tavernanın önündeydi. Vadiorman’ın resmi armasıyla bezenmiş bir at arabasının etrafında dizilmişlerdi. Hala kafası karışık bir halde arabaya bindi ve muhafızların komutanı işaret verdi. Seri bir yürüyüşe başladılar. Scotti silkelendi ve sonra arkasına baktı. Basth ve Jurus arkasından el sallıyorlardı.

“Bekleyin!” diye bağırdı Scotti. “Siz de İmparatorluk Vilayeti’ne gelmiyor musunuz benimle?”

“Silvenar; İmparatorluk temsilcileri olarak burada kalmamızı istedi!” diye bağırdı Liodes Jurus. “Daha fazla müzakere ve anlaşmaya ihtiyaç olursa diye! Bizi Undrape olarak atadı, saraydaki yabancılar için özel bir tür paye! Endişelenme! Katılacak bir sürü şölen! Vanech ve Atrius ile yapılacak görüşmeleri kendi başına halledebilirsin, biz de buradaki işleri kontrol altında tutacağız!”

Jurus, iş hakkında bağırarak tavsiye vermeye devam etti fakat mesafeyle birlikte sesi belirsizleşti. Az sonra konvoy Silvenar sokaklarını dolaşırken tamamen kayboldu sesi. Aniden orman göründü uzakta belli belirsiz ve sonra içindeydiler. Scotti daha önce sadece yürüyerek ya da nehir boyunca yavaş hareket eden sallarla yolculuk etmişti burada. Simdi yeşil bir sel gibi hızla akıp geçiyordu etrafından ormanın görüntüsü. Atlar sanki çalılıkların arasında şehrin düzgün sokaklarında hareket ettiklerinden daha hızlı gidiyorlardı. Ormanın garip sesleri veya rutubetli kokularından hiçbiri konvoya sızmadı. Scotti’ye sanki hızla hareket eden bir bezin üzerine çizilmiş bir arka planı olan ve nasıl bir yer olduğu hakkında sadece ufacık bir izlenim veren, orman hakkındaki bir oyunu seyrediyormuş gibi geldi.

Bu şekilde iki hafta geçti. Arabanın içinde katiple birlikte bir sürü yiyecek ve içecek vardı, bu yüzden karavan bitmek bilmez yolculuğuna devam ederken o da sadece yedi ve uyudu. Zaman zaman birbirine çarpan kılıçların şıngırtısını duyuyordu fakat etrafa baktığında konvoya saldıran şey her ne ise çoktan geride kalmış oluyordu. Sonunda bir İmparatorluk garnizonunun bulunduğu sınır geçiş yerine ulaştılar.

Scotti konvoyu karşılayan askerlere belgelerini gösterdi ve askerler tarafından kendisine yöneltilen soru yağmurunu tek heceli yanıtlarla cevapladı ve sonra geçmesine izin verdiler. İmparatorluk Şehri’nin kapılarına varmaları birkaç günlerini daha aldı. Ormanın içinde uçar gibi hızla ilerleyen atlar Colovian Arazisi’nin garip ağaçlı, yabancı topraklarında yavaşlamıştı. Onların tersine, kendi vilayetindeki kuşların sesleri ve bitkilerinin kokuları Scotti’yi canlandırmıştı. Sanki geride kalan bütün o aylar boyunca rüya görmüştü.

Şehrin kapılarına vardıklarında arabanın kapısı kendisi için acildi ve Scotti ürkek adımlarla arabadan indi. Daha dönüp konvoya bir şeyler söyleyecek zamanı bulamadan, güneye doğru dörtnala uzaklaşarak, ormanın içinde kayboldular. Artık evde olduğuna göre yapacağı ilk şey, en yakın tavernaya gidip ekmek ve meyve yiyerek çay içmek olacaktı.

Ondan sonra Lort Atrius ve Lort Vanech ile görüşmeler hemen başladı. En makbulü buydu. Her iki komite de Vadiorman’ın yeniden ayağa kaldırılmasının kendileri için ne kadar karlı olacağının farkına vardılar. Lort Vanech, haklı olarak, anlaşmalar kendi komitesine ait evrak üzerine yazıldığı için anlaşmaların yasal mülkiyetinin kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Lort Atrius ise Decumus Scotti’nin kendi memuru ve temsilcisi olduğunu ve hiçbir zaman görevinden azledilmediğini söylüyordu. İmparator’un hakemliğini talep ettiler fakat Majestelerinin müsait olmadığı bildirildi kendilerine. Danışmanı, İmparatorluk Harp Büyücüsü Jagar Tharn uzun zamandır ortalıkta yoktu ve bu yüzden ne bilgeliğine danışılabildi ne de tarafsız arabuluculuk talepleri kendisine iletilebildi.

Scotti, Lort Atrius ve Lort Vanech’den gelen rüşvetler sayesinde rahatça yaşıyordu. Her hafta Jurus ve Basth’dan müzakerelerin gidişatını soran bir mektup geliyordu. Bu mektuplar gittikçe azalarak kesildi ve Ticaret Bakanı ile bizzat Silvenar’ın kendisinden daha acil olanlar geldi. Yaztutan Adası ile olan Mavi Taksim Savaşı Altmeri’nin Orman Elfleri’nden kıyıya yakın birkaç ada almalarıyla sonuçlanmıştı. Eldiyar ile olan savaş ise Vadiorman’ın doğu kıyısını yakıp yıkmaya hala devam ediyordu. Vanech ve Atrius ise hala kimin yardim edeceği konusunda kavga ediyordu.

3.Çag 398 yılının baharında, güzel bir sabah vakti, bir ulak Decumus Scotti’nin kapısına geldi.

“Vadiorman anlaşmalarının mülkiyetini Lort Vanech kazandı ve mümkün olan en kısa zamanda sizin anlaşmalarla birlikte kendisini ziyaret etmenizi istiyor. ”

“Lort Atrius iddialarını daha fazla savunmayacak mı?” diye sordu Scotti.

“Savunamayacak, korkunç talihsiz bir kaza sonucu, çok kısa bir süre önce, daha bu sabah, hayatını kaybetti.” dedi ulak.

Scotti bir süredir Karanlık Kardeslik’in ne zaman müzakereleri nihayete erdirmesi için çağırılacağını merak ediyordu. Yolda Lort Vanech’in İnşaat Komitesi ‘ne, ufak fakat hatırı sayılır bir meydandaki büyük, sade binaya doğru ilerlerken, oyunu oynaması gerektiği gibi oynayıp oynamadığını sordu kendi kendine. Acaba Vanech, artık baş rakibi ölü olduğu için ilk başta önerdiğinden daha düşük bir komisyon önerebilecek kadar açgözlü olabilir miydi? Minnetle keşfetti ki, Lort Vanech kış müzakerelerini heyecanı sırasında önerdiği yüzdeyi ödemeyi çoktan kabul etmişti. Danışmanları eğer meseleyi çabuk ve adil bir şekilde çözmezse daha küçük başka komitelerin ortaya çıkabileceğini söylemişlerdi.

“Bütün kanuni meseleleri hallettiğimiz için memnunum,” dedi Lort Vanech sevinçle. “Artık zavallı Bosmeri’ye yardım edebilir ve çok para kazanabiliriz. Bend’r-mahk ve Arnesian işlerinin sorunlarıyla boğuşurken bizimle çalışıyor olmaman çok yazık. Fakat daha bir sürü savaş olacak. Bundan eminim.”

Scotti ve Lort Vanech, Silvenar’a sonunda anlaşmaların yürürlüğe girmeye hazır olduğuna dair haber yolladılar. Birkaç hafta sonra bu karlı işin onuruna bir şölen düzenlediler. Decumus Scotti İmparatorluk Şehri’nin en sevilen insanıydı ve bu gecenin unutulmaz olması için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı.

Scotti yaptığı iş anlaşmalarından kazanç elde edecek olan soylular ve tüccarlarla tanışırken acayip fakat bir şekilde hafifçe tanıdık bir koku salonda yükseldi. Kokuyu kaynağına kadar takip etti: kızartılmış kalın bir et dilimi, o kadar kalın ve büyüktü ki birkaç tepsiye ancak sığabilmişti. Toprakkalpli davetliler aç kurtlar gibi ete saldırırlarken görünüşünü, tadını ve etten aldıkları zevki anlatacak kelimeleri bulamıyorlardı.

“Daha önce yediğim hiçbir şeye benzemiyor!”

“Sanki geyikle beslenmiş bir domuz gibi!”

“Et ve yağın nasıl şekillendirildiğini görüyor musun? Tam bir şaheser!”

Scotti bir dilim almaya gitti, fakat birden kurutulmuş ve şekillendirilmiş etin içinde bir şey gördü. İrkilerek geriye çekildiği sırda neredeyse yeni işvereni Lort Vanech ile çarpışıyordu.

“Bu nereden geldi?” diye kekeledi Scotti.

“Müşterimiz Silvenar’dan,” dedi Lort hazretleri gözlerinde bir ışıltıyla. “Unthrappa dedikleri yöresel bir yemek.”

Scotti kusmaya başladı ve bir süre devam etti. Geçici bir süreliğine geceye gölge düşürdü bu olay, fakat Decumus Scotti evine götürüldükten sonra konuklar yemeğe devam ettiler. Uthrappa hepsinin gözdesiydi. Özellikle de Lort Vanech etin içine gömülü iki yakuttan ilkini bizzat bulduktan sonra. Bosmer’in böyle bir yemek icat ederek ne kadar da iyi bir iş yaptığı konusunda bütün Toprakkalpliler ayni fikirdeydi.