İmparatorluğun dilencilerini hakir görürüz. Bu bedbaht ruhlar, bu toprakların fakir ve sefil insanlarıdır. Her şehrin kendi dilencileri vardır. Çoğu o kadar fakirdir ki, tek malvarlıkları sadece sırtlarındaki giysilerdir. Bizlerin çöp diye attıkları artıklardan beslenirler. Onlara bozukluk atarız, böylece içinde bulundukları kötü ahvalleri hakkında uzun uzun düşünmek zorunda kalmayız.
Dilenci Prens’in öyküsünü işittiğimde duyduğum hayreti bir tasavvur edin. Dilenciler Prensi’nin nasıl biri olabileceğini hayal bile edemezdim. İşittiğim kıssa şöyleydi. Vaktiyle evvel tanrıların insanlar gibi yeryüzünde arzı endam ettiği, Daedraların vahşi doğada pervasızca dolaştığı ilk çağlarda yaşanmıştı bu olay. Ekseriyetinin Oblivion’a sürgün edilmesinden evvelki devriydi.
Bir zamanlar Wheedle adında bir adam varmış. Ya da belki de kadın varmış kim bilir. Zira öykü, Wheedle’ın cinsiyetini tayin hususunda ketum davranmaktadır. Wheedle, Valenwood kralının on üçüncü çocuğuymuş. Bu vesileyle ne tahta geçebilecek, ne de kayda değer bir servete nail olabilecek talihe sahip değildi.
Wheedle, kendi başına bir servet ve şöhret edinme umuduyla saraydan ayrılmıştı. Sonu gelmez orman yollarında ve minicik köylerde geçen nice günün ardından, Wheedle bir dilencinin etrafını çevirmiş üç adama denk geldi. Dilenci tepeden tırnağa paçavralara bürünmüştü; bu derbeder görünümlü kimsenin bedeni seçilmiyordu bile. Adamların niyeti ise besbelli bu zavallıyı canından etmekti.
Öfke ve infial dolu bir haykırışla Wheedle, kılıcı çekili halde adamların üzerine saldırdı. Ellerinde yalnızca dirgenler ve tırpanlar bulunan bu basit kasaba ahalisi, parıldayan kılıçlı, zırhlara bürünmüş bu heybetli suret karşısında hemen kaçıştılar.
“Beni kurtardığın için binlerce teşekkür.” diye hırıltıyla konuştu dilenci, o iğrenç paçavra yığınının altından. Wheedle bu kesif kokuya güçlükle tahammül edebiliyordu.
“Adın nedir, sefil?” diye sordu Wheedle.
“Ben Namira’yım.”
Kasabalıların aksine, Wheedle tahsilli bir kimseydi. Bu isim onlara hiçbir şey ifade etmiyordu, lakin Wheedle için bu bir fırsattı.
“Sen Daedra Lordu’sun!” diye haykırdı Wheedle. “Neden o adamların sana eziyet etmesine müsaade ettin? Bir fısıltınla hepsini canından edebilirdin.”
“Beni tanımana memnun oldum,” diye boğuk bir sesle konuştu Namira. “Kasaba ahalisi tarafından ekseriyetle hor görülürüm. İsmimle olmasa da, sıfatımla tanınmak hoşuma gider.”
Wheedle, Namira’nın tüm iğrenç ve tiksindirici şeylerin Daedra Lordu olduğunu biliyordu. Cüzzam ve kangren gibi hastalıklar onun hükmündeydi. Başkalarının tehlike görebileceği yerde, Wheedle bir fırsat görüyordu.
“Ey ulu Namira, beni çırağın olarak kabul et. Senden tek isteğim, kendi talihimi yaratmam ve çağlar boyunca yaşayacak bir nam salmam için bana güçler bahşetmendir.”
“Hayır. Ben bu dünyada yolumu tek başıma çizerim. Bir çırağa ihtiyacım yok.”
Namira yolda ağır aksak adımlarla ilerlemeye başladı. Fakat Wheedle’ın pes etmeye hiç niyeti yoktu. Bir hamlede kendini Namira’nın peşine takan Wheedle, çıraklık meselesini ısrarla dile getirmeye devam etti. Tam otuz üç gün, otuz üç gece boyunca Wheedle bu münazarayı sürdürdü durdu. Namira’nın ağzını bıçak açmadı, lakin Wheedle’ın sesi hiç kesilmedi. Nihayet, otuz üçüncü günün sonunda, Wheedle’ın sesi konuşamayacak denli kısılmıştı.
Namira, birdenbire suskunluğa gömülen bu kişiye dönüp baktı. Wheedle, çamurun içinde onun ayaklarının dibine çökmüş, avuçlarını niyaz edercesine semaya kaldırmıştı.
“Görünen o ki, çıraklığını nihayet tamamlamışsın,” diye buyurdu Namira. “Dileğini yerine getireceğim.”
Wheedle’ın sevinçten içi içine sığmıyordu.
“Sana hastalık gücünü bahşediyorum. Dilediğin hastalığa tutulmayı seçebilir, görünür alametleri olduğu müddetçe onları keyfince değiştirebilirsin. Lakin daima en az birini üzerinde taşıyacaksın.”
“Sana acıma duygusu uyandırma gücünü bahşediyorum. Seni gören herkeste merhamet hissi celbedebilirsin.”
“Ve son olarak, sana fark edilmeme gücünü bahşediyorum. Başkalarının senin mevcudiyetini görmezden gelmelerini sağlayabilirsin.”
Wheedle dehşet içinde kalmıştı. Bunlar, bir servet edinilebilecek lütuflar değildi. Aksine, lanetlerdi; her biri kendi başına korkunçtu, lakin hepsi bir araya gelince akıl almaz bir hal alıyordu.
“Bu korkunç hediyelerle nasıl servet yapıp kendime bir nam salacağım?” diye sordu.
“Nasıl ki otuz üç gün, otuz üç gece ayaklarıma kapanıp yalvardıysan, şimdi de insanların şehirlerinde kendi talihin için öyle dileneceksin. Adın, Tamriel’in dilencileri arasında dillere destan olacak. Dilenciler Prensi Wheedle’ın hikayesi, kuşaktan kuşağa anlatılacak.”
Her şey Namira’nın öngördüğü gibi oldu. Wheedle, karşı konulmaz bir dilenciydi. O sefili görüp de büzülmüş o haline bir bozukluk atmak için dayanılmaz bir istek duymayan kimse kalmamıştı. Lakin Wheedle, fark edilmeme gücünün kendisine diyarların sırlarına da fevkalade bir kapı araladığını keşfetti. İnsanlar farkında olmadan, Wheedle’ın işitebileceği yerlerde mühim şeyler söylüyorlardı. Wheedle, zamanla şehirdeki her bir yurttaşın gidiş gelişlerini, tüm hareketlerini bilir oldu.
Bugün dahi rivayet edilir ki, eğer hakikaten bir şey öğrenmek istersen, git dilencilere danış. Onların şehirlerin dört bir yanında gözleri ve kulakları vardır. Şehir sakinlerinin gündelik hayatlarındaki tüm ufak tefek sırları bilirler.