Fundaucu Mağarası’nın son bölmesine girdiğim gibi, gözlerim, seferimin amacı ile birleşti. Zifiri karanlıkta, Velkynd Taşı’nın tanıdık akuamarin ışıltısı, sessiz bir hürmet ile çağırdı beni. Asırlardır buraya gelen ilk kişi bendim; kalın toz katmanları ve etrafa saçılmış yıkıntılar bunu kanıtlıyordu. Orada, doğal ortamının dışındaki güzel kristallerin huşusu içinde, ne kadar durdum hatırlamıyorum.
Herkes, bir deli olduğumu söylemişti; bir aptal, bir soytarı. Ayleid harabelerinin dışında büyüyen kristaller mi? Saçmalık! Cyrodiil’i geçerken ve olabileceği her noktada, bir sürü doğal mağarayı inceleyerek neredeyse on yılımı ve tüm paramı harcadım. Ve sonra, kaderimi değiştiren o gecede, içiyor olduğum İmparatorluk Köprüsü Hanı’nda, bir Ork’a rastladım. Karanlıktan çıkan yaratıklar hakkında saçmasapan şeyler bağırınıyordu, sarhoş olduğunu düşündüm, ta ki kalbimi umutla dolduran bir şey söyleyene kadar. Karanlıktaki, “deniz kadar mavi” bir ışıktan söz etti. Bu aradığım Velkynd Taşı olabilir miydi? Daha fazlasını öğrenmeliydim. Birkaç altın ve içkiden sonra, Ork bana, Fundaucu Mağarası’na gitmiş olduğunu söyledi. Gece boyunca mağaraya doğru ilerlerken, beynim adeta patlayacaktı. Hikayeler doğru olmalıydı! Ayleid kültürü, bu kristal yapıları oluşturma sanatı üzerinde ustalaşmıştı ve tarihten kayboldukları sırada, yeraltı topluluklarının dışında onları yetiştirmeye yeni yeni başlıyorlardı. Bunun yalnızca tek anlamı vardı; uygun malzemeler, büyü ve araştırmayla, Velkynd Taşı her türlü ortama uyum sağlayabilirdi. Fundaucu’na gidip, başkası onları bulmadan araştırmalıydım. Böylece tarihte bir iz bırakabilirdim, parlama zamanım.
Ve şimdi, mağarayı tırmanışımdan sonra bu bölmeye geldim. Seyir defterimdeki bu girdiyi bitirdiğimde, yapacak çok şeyim olacak. Gerçekten çok şey. Bu, Lithnilian’ın, Velkynd Taşı’nın sırlarını ilk çözen kişi olarak hatırlanacağı gün olacak.