Kütüphane

Grommok’un Günlüğü

Cyrodiil harabelerini yağmalayarak geçinen bir maceracı grubunun yol günlüğü.


3 Nisan 3Ç431

Nihayet şu aptal düzenbaz Lewin’i Anvil’deki Lelles’in Kaliteli Ürünleri’nden çaldığı para kasasından vazgeçirip, onu kalenin dışına gömdürtmeye ikna ettik. Grubun üzerine çektiği dikkat bizi yıpratmaya başlamıştı. Syndelius onu karşısına alıp açıklama yaptı ve ikna etti, çünkü ben ağzını yüzünü dağıtmak üzereydim. Düzenbaz olduğunu biliyorum, ama biz maceraperestiz; ganimetimizi eski mahzenmezarları, harabeleri ve muhafızı olmayan bölgeleri yağmalayarak sağlıyoruz. Cidden bazen götlük yapıyor, söyl’iyim.

12 Nisan 3Ç431

Amma kötü bir Cumaydı. Eski Wariel Kalesi’nden kalanlara rast geldik, ve birkaç kötü haydutu kılıçtan geçirip, ganimetlerine el koyduktan sonra, kuzeye yöneldik. Trumbe harabelerine vardık. Syndelius, Ay Lerit mi Bayleit mi ne diye, eski bir medeniyet olduklarını söyledi, ama umurumda olan tek şey ne kadar altınları olduğu. Genelde altınları varmış dediğine göre, biz de peşinden gittik. Büyük hataydı! Mekan iskelet ve hayalet kaynıyordu. Bu şeyler tüylerimi ürpertiyor. Canlı bile olmayan bir şeyle nasıl savaşabilirim? Lewin birkaç kötü darbeden sonra tüm iksirlerini tüketti, Syndelius bir tuzak onu az kalsın öldürecekken kolunu kırdı ve ben de alnıma güzel bir yara aldım. Ucuz kurtulduk. En iyisi de (!), hazine yığınını bulduğumuzda, Lewin’in maymuncuklarının meğer bitik olduğunu gördük! Niye onu yanımızda gezdiriyoruz ki? Lanet sandığı Trumbe’den dışarıya, Atrene Kampı’na giden tüm yol boyunca sürüklemek zorunda kaldık. Şimdi ise burada aptal metal kutuya bakıp, Lewin’in kafasını koçbaşı olarak kullanmayı hayal ediyorum. Salak herif.

13 Nisan 3Ç431

Lewin’in bacaklarını koparıp çıra olarak kullanıp kullanmama arasında gidip geldiğim bir geceden sonra, Syndelius ve Lewin’i, ben kutuyu kollarken, maymuncuk almaları için Anvil’e gönderdim. Birkaç saat sonra geldiler ve Lewin ilk denemede kilidi açtı. İyi tabii, hala herife sinirliyim. Tüm gün boş boş oturmayı sevmiyorum. Her neyse, Syndelius, süslü bir kumaşa sarılmış bir şeyi görünce heyecanlandı. Kumaşın içinde bir sürü şey vardı, ama aralarından en iyisi kılıçtı. Ne güzelliktir bu! Gövdesi dişli bir ağzı andırıyordu, kabzası altından yılan derisi gibiydi, hele ortasındaki cevher… muhteşem turuncusu ve kırmızısıyla, sanki gün batımıydı. Syndelius resmen çıldırdı, ben de nedir bu gürültü diye sordum ona. Akaveerdi mi ne öyle bir şeymiş ve Yılan İnsanlar ya da Sayessie gibi birileri tarafından yapılmış. Syndelius ben bunları yazarken Sayessie’nin T ile başladığını söylüyor bana, çok saçma. T-s-a-e-s-c-i. Tamam, al işte, yazdım. Dokuzlar aşkına, Syndelius bazen çok maydanoz olabiliyor. Her neyse, en iyisini daha söylemedim. Gün batmaya başladığı gibi kılıç, bir anlığına gözden kayboldu ve neredeyse tıpkısının aynı olan başka bir silahla değişti, bu sefer üstündeki cevher koyu mavi ve mordu. Syndelius, şafak vaktinde cevherin turuncu ve kırmızıya geri döneceğinden emin olduğunu söyledi! Pekala, bu benim için gayet iyi. Sadece bu bile, kılıcı şuana kadar gördüğüm en iyi şey yapıyor. Lewin, Akaveerdi büyüsü ile ilgili bir şeyler mırıldandı, ama ona çenesini kapamasını söyledim. Kılıca turuncu ve kırmızı iken Şafakpençe, mavi ve morken ise Alacapençe demeye karar verdim.

14-16 Nisan 3Ç341

Son birkaç gündür kılıcımla her şey daha ve daha iyiye gidiyor. Şafakpençe’nin alev, Alacapençe’nin ise ayaz kılıcı olduğunu fark ettim… ekstra öldürme gücü için ideal! Ancak daha da iyisini, bir Minotor üstümüze atlamaya kalktığında, ona öldürücü darbeyi indirmemle buldum. Elimde bir ses duydum. Öyle mi sandım yoksa? Bilmiyo’m. Çok garipti. Sanki kılıç az önce bir Minotor öldürdüğünün farkındaydı, sayıyor gibiydi. İlk başta yorgunluktandır diye düşündüm, ancak bir Haydut kampının içinden geçtiğimizde, saymaya devam etti. On ikinci öldürmeden sonra, susuzluğunun giderildiğini söyledi bana. Yani, bana söylediğini düşünüyorum. Sonra da durdu. Syndelius, kılıcın bir kan içici olabileceğini söyledi… benim tipimde bir kılıç… ama sonrasında ne olabileceğini bilmiyordu. Bulunması uzun sürmedi. Alaca karanlık geldiğinde, kılıç değişti… Neredeyse kamp günlüğümü düşürüyordum. Yeni kılıç hala Alacapençe’ydi… ama bir şekilde daha güçlü görünüyordu. Bundan eminim. Denemek için daha fazla bekleyemedim! Hemen dışarı koşup, öldürecek bir şeyler baktım. Çok geçmeden birkaç Cinperi gördüm. Kesinlikle her zamankinden daha fazla ayaz hasarı verdi, ama bir de, her vuruşumda yaratıklardan bana gelen bir enerji hissettim! Ne silah ama! Evet be! Üstün Alacapençe! Böyle diyeceğim ona. Bazen kendimi bile şaşırtıyorum. Syndelius, Alacapençe’nin kan içici olduğundan emindi ve Şafakpençe’yi de onunla güçlendirebilirim. Tüm gecemi öldürecek on iki şey aramakla geçirdim, ve güneş doğduğunda, haklıydı! Üstün Şafakpençe olacak bunun adı da. Dördü bir arada kılıç!

17-19 Nisan 3Ç341

Yeni çift kılıcımla, Cyrodiil harabelerini kese biçe geçmek, hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı. Syndelius ve Lewin, aramızda böyle güçlü bir silah olmasıyla daha da kendilerine güvenir oldular. Son üç günde tonlarca ganimet topladık, ama hiçbiri bununla karşılaştırılamaz. Bugün kuzeye yönelip, Niben Körfezi’nin etrafındaki bölgeyi keşfedeceğiz. Umarım maceramız sırasında bunun gibi bir şey daha çıkar. Sonra emekli olacağım!