Parça 1
Eğer bunu okuyorsanız, büyük ihtimal ölüyüm. Çok genç bir yaşta, ölümlüğünün anlamının farkına vardım, ki benim için ilgi çekici bir olay, hepimizin toza dönüşmesi. Bazı çok akıllı arkadaşlarım bu fikri tiksindirici buldu ve ölümsüzlüğün peşinde koştu, ama onlarla vampir ve lich hâllerindeyken yaptığım son görüşmelerden bilirim ki ölümden daha beter şeyler de vardır. Eğer bir akşamınızı “İmparatorluğun Kısa Tarihi” ya da “Vivec’in 36 Dersi” okuyarak geçirdiyseniz tam anlamıyla ne demek istediğimi biliyorsunuzdur.
Böylece, ölüm hakkında tam anlamıyla bir korkum olmadı. Benim için, yemeğin sonunda gelen bir şeydir, şansım varsa bir çok egzotik lezzetle dolu uzun oniki çeşitli bir yemekten sonra, ama belki de aniden, beklenmedik bir şekilde, ikinci peynir tabağının tam ortasında. Ben öldüm, ve eğer beni duyduysanız, büyük ihtimal çok korkunç şeyler duydunuz. İzin verin kesinlik getireyim. Hepsi büyük ihtimal doğru.
Dediğim gibi, ölümü çok genç bir yaşta farkettim, oldukça talihsizce, büyük erkek kardeşimin ölümüne sebep ve şahit olarak. Ayrıca en büyük erkek kardeşimin de ölümünden ben sorumluyum, ama bu yıllar sonra oldu, ve beni çok etkilemedi. On yaşındaydım, ve kardeşim (ilk kurbanım, ikinci olan değil) onaltı yaşındaydı. Woodborne Sarayı’nda bir akşam, kütüphanedeydik, aile hanedanlığımızı konuşuyorduk pek önemi olmasa da – bunun hakkında sonra daha çok bahsedeceğiz – en büyük çocuğun ekberiyet hakkı konusu konuşulmaya başlandı. Şimdi, kavrama alışık olmayan bir köylüyseniz, en basitinden varlıklı üst kesimin tüm her şeylerini en büyüğe bırakmasıdır.
“Yani üçüncü en büyük hiçbir şey almıyor mu?” diye sordum, üçüncü en büyük olarak.
“Eğer en büyük küçük bir miktar miras bırakmazsa,” kardeşim, ki ismi bu arada Goriph idi, cevapladı sakince. “Bu yüzden kardeşlerin ile iyi geçinmen iyi bir fikir.”
Tabii ki, bu uygulamanın temelindeki fikir, ama kanundaki boşluk da uluortaydı. Eğer hiç büyük kardeşin yoksa, en büyük sen olursun. Dürüst olmak gerekirse, canavarca olduğunu biliyorum, ama bu konuyu hiç bir üçüncü-doğan düşünmemiş miydi? Goriph’den kütüphanenin on ikinci rafından başka bir kitap istediğimde ve o kitaba uzanırken merdiveni ayaklarının altından çektiğimde aklımda bu vardı. Düştü, sırtını kırdı, ama hemen ölmedi. Orada felç kalmış ve kanayarak yerde yatarken sonraki altı saat boyunca onu birkaç kez ziyarete geldim, suratı gittikçe daha soluyordu, dudaklarındaki kan kırmızıdan siyaha çalıyordu. O buz gibi kesilene kadar. Sonra da şövalyelerimize seslendim, onu yeni bulmuş gibi davrandım.
Bundan keşfettiğim şey ise birini öldürmek benim sevdiğim bir şeydi, ve Goriph’i benim gibi birinin sevebileceği kadar sevdim, beni hiç etkilemedi. Ben doğam gereği yalancı olmama rağmen, bu konu hakkında yalan söylemeyeceğim. Pişmanlık hissiyatımın olmaması beni çok az rahatsız ediyor. Suçluluk duygumun olmamasından daha çok suçluluk çektim gerçek suçluluğuma nazaran. Her neyse.
Ah, ve Woodborne Sarayı’ndan da bahsettim. Evet, ben Lord Woodborne. Umuyorum ki kötü şöhretli Lord Woodborne, Daggerfall entrikasının arkasındaki kilit isim.
Dediğim gibi, ben bir yalancıyım, ama eğer bunu okuyorken gerçekten ölüysem, bu çarpıtılmamış gerçek. Bu yazıda çok sağlıklı gözükmüyorum, ama hiç şüphesiz bazıları yaşamaya devam edecektir ve beni hiç tanımamış gibi davranacaklardır ve hala da Iliac Körfezi’ni yönetiyor olacaklardır. Tabii ki hayatımda tanıştığım çok az düzgün insan var, ve fırsatı elime geçtiğim zaman da onları kendi avantajıma kullandım. Onlar ya en altın en altıydı hiçbir şeye sahip olmayan ve hiçbir şey veremeyen, ya da en üsttekilerdi, neredeyse her şeyi verebilir ve hiçbir şey kaybetmeyecek olanlar. Tanıdığım diğer herkes … kısa süre içinde ayrıntılarına gireceğim.
Büyük ihtimal en büyük kardeşimi öldürüp ve ünvan ve serveti miras edinmemi, neden ve nasıl oğlu Gothryd’nin yararı için Daggerfall’lı Kral Lysandus’un ölümünü organize ettiğimi, ve kral olmak için Elysana, Wayrest Prensesi ile evlenme planımı merak ediyorsunuzdur.
Etrafıma toplanın, çocuklar, ve iyi dinleyin.
Parça 2
Şimdi, babam ben doğduğum zaman yaşlıydı. Hatta ölüm yatağında, hırıltılı nefes alıp veriyordu, pörsümüş bir adam müsvettesi, ağzında ve gözlerinde yeşilimsi akıntıyla bana baktı, kim olduğumu merak ediyordu. Annem sevimli, genç, ve aptaldı. Hepimizi severdi, beni bile. Kardeşim Goriph öldüğünde, benden şüphelenmedi, gözyaşı akıtmama rağmen.
Tabii ki, mirası elde etmemin önünde başka bir kardeşim daha vardı. Adı Rothdam’dı ve onu çok iyi tanımıyordum. Wayrest’teki büyük ailelerin çoğu lordu gibi, zamanını ya başkentin saraylarında ya da savaş meydanında geçiriyordu. Geldiği zaman, görkemli bir figürdü: uzun, yakışıklı, kibar, kurnaz, nazik, iyi eğitim almış. Tabii ki, ondan nefret etmediğim bir an bile hatırlamıyorum.
Onu çok görmedim. Onüç yaşındayken, sürgün edildim. Bu, kulağa gerçekte olduğundan daha dramatik geliyor. Babam en sonunda öldüğünde, ve kardeşimin ölümünden beri, ben varistim erkek kardeşim çocuk yapana kadar. Eğer en kötüsü olsaydı, biraz eğitime ve tecrübeye ihtiyaç duyacaktım, böylece Daggerfall’daki kuzenime yollandım.
Size nasıl akraba olduğumuzu anlatırdım, ama çok sıkıcı. Çoğu Breton soyluları gibi, annelerimiz ve babalarımız şimdiden üçüncü kuzenlerdi, iki taraftan da mirasçıydılar. Yine de, Prens Gothryd ile böyle tanıştım.
Eğer Daggerfall’ın mevcut kralını hiç tanımamış olsaydım, yaptığım onca şeyi yapar mıydım bilmiyorum. Yine de, kardeşlerimden birini miras konusunda canım sıkıldı diye öldürdüm, ama o zamanlar sadece bir çocuktum. Ve Gothryd’in beraber geçirdiğimiz iki yazın ilk günlerinde dediği gibi, Rothdam’ın benden başka bir varisi olması çok olası değildi.
“O oğlanları seviyor, kızları değil,” Gothryd, o zamanlar o da oniki yaşındaydı, bir ders sonrası bahçede beraber yürürken bana söyledi.
“Nasıl biliyorsun?” diye sordum.
“Saraydaki herkes biliyor,” onun tipik üsten bakan tavrıyla cevapladı. Oldukça açıktı ki, ima ettiği High Rock’ın önemsiz bir tarafından gelen benim gibi köylünün elitlerin ne konuştuklarını bilmememdi. Bu ince iğnelemeyi dert etmedim. Aradığım bilgi buydu.
“Demek ki çocukları olmayacak,” demiş olmalıyım sesli bir şekilde.
Gothryd güldü. “Güzel, farkına varıyorsun. Siyasi nedenlerden dolayı evlenebilir, ama üremeyecektir, ve sen onun varisi olacaksın. Belki de daha kısa bir sürede, eğer savaşta ölürse.”
“Onun ölmesini istemiyorum,” diye yalan söyledim.
“Güzel,” dedi prens bir an beklemeden, ancak benim zihnimden geçenleri benden daha iyi bildiği hakkında şüphelerim vardı. “Bize yardım edebilecek Tharn isminde bir adam biliyorum. O İmparator’a yakın, aslında onun koruyucusu. Ona senin kardeşini … nasıl zarardan koruyabiliriz konuşurum.”
“İmparatorluk Savaş Büyücüsü Jagar Tharn mı?” diye sordum. “Onun ve çırağının beş sene önce kaybolduğunu duymuştum.”
“O gizlendi,” sırıttı Gothryd. “Ama her zamankinden daha çok sözü geçiyor.”
Bu konuyu bir süre düşündüm, yılanbalıkları doldurduğu ve tatlı yasemin parfümlü bir nehrin köşesinde yürürken, ve sonra da Gothryd’nin gelecekteki krallığının başkentini gören bir tepeye çıktık. Benimkine göre, onun mirası konusunda hiç şüphe yoktu.
“Karşılığında Tharn ne isteyecek?” diye sordum en sonunda.”
“Sadece İmparator’a bağlılık,” cevapladı Gothryd, gözlerime bakmadan. “Herhangi bir imparatora.”
Bu şartları kabul ettim ve sonra da açıkça, ne demek istediğini öğrendim. Bu savaşbüyücüsü Jagar Tharn İmparator’un kılığındaydı ve uzun seneler boyunca İmparatorluk tahtından yönetti. Bu konu üzerinde ilk yazın konuştuğumuz tek sohbet buydu.
Eve döndüğüm zaman, Woodborne Sarayı mutlu bir kargaşa içerisindeydi. Hizmetkarlar her yere koşuşturuyor, ve canım, salak annem gurur gözyaşları döküyordu. Rothdam, Lord Woodborne İmparator 7. Uriel Septim’in emri ile güney Elsweyr’deki Torval şehrine çağırılmıştı. Mane’e ve Kral Mojtabe’ye resmi bir İmparatorluk elçisi olacaktı. Büyük bir onur.
Ve böylece oldu. Aylar sonra, Torval’dan mektuplar aldık, Khajiitlerin garip, güzel memleketleri ve gelenekleri hakkında detaylarla dolu mektuplar. Rothdam diplomatik ayrıntılara hafifçe değinirdi, hepsinin çok gizli şeyler olmasından dolayı, ama belliydi ki alçakgönüllüğüne rağmen hem kralın hem de Mane’in en favori ismi olmuştu.
Takip eden senenin kışdalgasında mektuplar durmuştu. Ve sonra da Torval Katliamı’nın haberini işittik, binlerce ölü bırakan Valenwood’dan beklenmedik bir saldırı. Kardeşim de dahil.
Şimdi artık Lord Woodborne’dum, 14 yaşında. Benim dışımda herkes şaşkınlık içerisindeydi. Gothryd’nin dostu Tharn tarafından başından beri kurulmuş bir tuzak gibi kokuyordu, ama kesinlikle sahte keder göstermeyi ve büyük bir ağırbaşlılıkla mirasımı almayı biliyordum.
O yaz aynı tavır ile Gül’ün Şövalyelerine başvurdum. Küçük bir soyluadamın üçüncü oğlu olarak, öncesinde asla Kral Eadwyre’ın sarayına davet edilmemiştim. Woodborne Sarayı’na nazaran, uygulamadaki çirkinliğiyle beraber, Wayrest Kalesi bana bolluğun tepe noktası olarak gözüktü. Hemen, bir gün evim olmasını çok istedim, ancak tabii ki bu rüyayı nasıl gerçek yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu.
O gün töreni ve başlangıcı yapılan Wayrest’in birkaç genç soylusundan biriydim, ve kraliyet tören alayı beni gösterişleriyle hayal kırıklığına uğratmadı. Beyaz güller bolcaydı, onların güzel kokuları sıcak yaz gününde havayı kaplıyordu. Lord Darkworth, Gül’ün Şövalyeri’nin başı, bizi resmiyetle karşıladı ve taht odasına giden aşırı uzun merdivenlerle törenle götürdü. Orada tanıdık bir surat gördüm, Prens Gothryd, Daggerfall’ı temsil eden resmi bir grubun parçası olarak. Diğer herkes benim için yeniydi, ama takip eden senelerde onları yakından tanıma şansını edindim.
Kral Eadwyre merkezde duruyordu, tabii ki, tüm şık kıyafetleriyle. Onun hizmetine adanmış şövalye birliğinin yeni üyelerini sıkılmış bir somurtma karşılayan hafif tıknaz orta yaşlı bir adam. Sağ tarafında yeni kraliçesi vardı, Morrowind’lı dark elf Barenziah, siyah mücevher işlemeli elbisesi tenine ve saçına uyum sağlıyordu, onu parlayan bir gölge gibi gösteriyordu. Solunda ise, taranmamış sarı saçlarıyla şişman-yüzlü küçük bir kız vardı ki gözlerimi ona getirdiğimde, bana dilini çıkardı. Bu Eadwyre’nin varisiydi, rahmetli karısı Carolyna’dan olan tek çocuğu, ve on sene içerisinde, biz evlenmek için nişanlanacaktık. Çılgınca.
Barenziah’ın önceki evliliğinden olan kızı Prenses Morgiah da beni etkilemeyi başaramadı. Mournhold’da hem babasını hem de oradaki hayatını yeni yitirmiş olmasına acıyabilirdim sanırım, ama acımak benim doğamda yok. Bana, kendinden ve dünyadaki yerinden emin olamayan, henüz kadın olmamış güvensiz bir kız gibi göründü. Kardeşi Prens Helseth ise tam tersine, fazlasıyla telafi etmeye çalışıyor gibiydi. Göğsü kabarmış, kızıl gözleri meydan okurcasına parlıyordu; sanki bu barışçıl bir tören değil de bir savaşın başlangıcıydı.
Prens Gothryd’nin, tabii ki, kürsüde önemli bir yeri vardı, diğer önemsiz diplomatlardan ve daha küçük eyaletleri, dükalıkları, ve High Rock’ın baronluklarını temsil eden elçilere göre daha iyi bir yerdeydi. Bana halinden memnun bir şekilde yarım bir gülümseme gösterdi.
Okuyucuları bunları takip eden törenin ve ziyafetin detaylarıyla sıkmaya gerek yok. Çoğu sosyal muhabbetler formalite icabıydı: bir selamlama, bir eğilme, iyi giyimli birinin kim olduğunu ve neden umursaman gerektiği hakkında birkaç kelime. Patlayıp giden ve unutulan balonlar gibi sohbetler.
Betony’li Lord Mogref, örnek olarak, orada mevcuttu, temsil ettiği ada kadar önemsiz bir adam, bölgesindeki korsan belası hakkında şakalar yapıyordu. Birkaç sene geçmeden tavrı değişecekti. Aslında geçmişe bir göz atarsak sadece bir izlenim bırakmıştı, onun bu küçük sorunu iki büyük milleti savaşa sürüklerken.
Sonuç olarak benim bu sosyeteyle tanışmam oldu ve ben bir yabancıydım, ne zaman ilgi çekici bir sohbete katılmaya çalışsam açıkça belirtilen bir gerçek. Siyaset ve planlar hakkında yeteri kadar fısıldanan bir konuşma duyardım ve daha fazla öğrenmek isterdim, ama katıldığım o anda, moda hakkında ya da havanın güzelliği hakkında olurdu. Farkettiğim şey ise, toplanmış soyluların etrafında bekleyen hizmetçilere aynı dikkat uygulanmıyordu. Onlara içkiler getiren valelerin ve hizmetçi kızların suratlarına bile bakmıyorlardı, ama onlar görünmezmiş gibi devam ediyorlardı. Ben ise, onların suratlarına bakıyordum ve ilginç bir şey farkettim.
Hizmetçiler dinliyolardı ve birbirlerine bakışlar atıyorlardı. Hatta daha ilginci, siyasi sınırlar üzerinde kelime etmeden iletişim kuruyorlardı. Kraliyet ailesinin bir üyesine içki veren bir kadın Camlorn’u temsil eden bir züppenin omuzlarındaki kepeği çaktırmadan temizleyen bir erkekle gizlice bakışırdı. İşin içinde bir şebeke vardı. Bir casusluk oyunu. Benim için ani bir aydınlanma onu oldu, nasıl bir casus ağı kurmanın farkındalığı, ve hemen kendi ağımı kurmaya karar verdim.
Hizmetçi casus ağının gizliliğine tezat olarak, ki sonradan öğrendim ki İmparator’un Bıçaklar’ının (aralarında da birkaç Underking’in yardakçısı ile) bir parçasıydı, o akşamın sonunda Prens Gothryd ile geçirdiğim çok dürüst bir sohbetten öğrendiğime göre.
Akşamın sonuydu ve insanlar elvedalarını ediyorlardı. Özellikle elveda edeceğim bir kimsem olmadığım için, bir balkona çıktım ve ele geçirmek istediğim sarayın manzarasına baktım. Orada sadece bir an olmuştum, gelecekteki evimin mimarisinin keyfini çıkarırken, arkamda birinin boğazını temizlediğini duydum. Gothryd’idi.
“Saraydaki ilk anınızın keyfini nasıl çıkardınız, lordum?” Prens gülümsedi.
“Çok fazla değil, teşekkürlerim, ekselansları.” cevapladım, aynı oranda samimiyetsiz bir gülümsemeyle beraber. “Bizi varlığınızla şereflendirmenize şaşırdım. Daggerfall’ın rakibi Wayrest’in törenini tasdik etmek için birini yollayacağını hiç düşünmezdim, özellikle gelecekteki kralını. Beni görmek için miydi?”
“Yorucu olma,” Gothryd homurdandı. “Ve alımlı olmaya çalışma. Sana yakışmıyor. Eğer tavsiye kabul edersen.”
“Her zaman,” diye cevapladım, manzaraya tekrar dönerek. “Başka bedava tavsiyeniz var mı?”
“Evet,” dedi. “Hizmetçilere teşekkür etmenize gerek yok, ama sana yardım etme lütfunu gösteren sosyete üstlerine teşekkür etmeniz gerekiyor. Kardeşini öldürmene ben yardım ettim, hem de epey büyük bir iyilikti; yoksa şu an burada olamazdın.”
Bu güne kadar hala o gün ona doğru dönük olmadığıma memnunum, çünkü eminim ki suratım bana ihanet ederdi. O anda, ortanca kardeşim Goriph hakkında bahsediyor diye düşünmüştüm, ki benim kesinlikle öldürdüğüm. Bunu nasıl bilebilirdi ki? Bilmiyordu. Rothdam hakkında bahsediyor olmalı.
“Affınıza sığınıyorum, ekselansları,” dedim, arkamı dönerek, suratım duygusuz bir şekilde. “Beni Torval’a saldıran ve Rothdam dahil herkesi öldüren wood elflerin biriyle karıştırıyor olmalısınız. Sizi temin ederim ki, güneş Elsweyr’de kardeşim göğsünden, kafasından, ve kalçalarından kırk kere bıçaklanırken, ondan hoşlanan ama sonra o erkeklerden hoşlandığı için ondan vazgeçen bir Nord kızı düzüyordum, ve o kızı da burada High Rock’ta becerdim.”
Dediğim gibi, ben bir yalancıyım, ama bu gerçekten de doğruydu.
Ancak, Gothryd, benim savunmamdan etkilenmemişti. Bana doğru bir adım attı böylece burun burunaydık. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı.
“Burasının bir mahkeme sarayı mı sandınız?” diye sordu öfke içinde. “Kahvaltıda jambon isterken, domuzu ben öldürüyorum. Baltayı kendi elime almıyor olabilirim, ama biliyorum ki ben sorumluyum. Senin adına yapılması istenen cinayeti üstlen, çocuk.”
Hatırlıyorum ki sadece bana “çocuk,” demesinden rahatsız olmuştum ikimizin de 14 yaşında olmasından dolayı.
“Pekala,” diye cevapladım sakince. “Her şeyi miras edinebileyim diye kardeşimi öldürmeye yardım ettiğiniz için teşekkür ederim.”
Gothryd hemen rahatladı, ve birkaç dakikayı eski dostlar olarak geçirdik, şakalar yaparak, çoğu oldukça ayıp olan. Bir şey kurmuştuk, bir çeşit anlayış.
Bunu aklımızdada tutarak, babası Kral Lysandus’u benim öldürdüğümü söyleyebilirim. Ama bunun hakkında daha fazlası diğer bölümde.