Kütüphane

Zehrin Şarkısı

Uzaklardan gelen Şarkı duyulduğunda başlayan kanlı gecenin anlatımı.


Kitap I

Ve yeniden başlıyordu. O ana dek her şeyin durağan ilerlemesine rağmen (ocağın altında sönmeye yaklaşan korlaşmış ateş çıtırdıyor, genç hizmetçi kucağındaki çocuğuyla sandalyede uyukluyor; duvarda asılı, henüz bitirilmemiş goblen, tamamlanacağı yarını bekliyordu. Bulutların arkasından görülen belli belirsiz ay, ışığıyla pencereleri adeta yıkıyor; çatının kirişlerine konmuş, gözden ırak kuş, kendi yalnızlığının sakinliğinde ötüyordu), çok uzaklardan gelen Şarkı’nın ilk akorlarının ahenksiz melodisi, Tay’ın kulaklarını okşadı.

Çatıdaki kuş boğuk bir ses ile gaklayarak pencereye doğru süzüldü. Kadının kollarındaki bebek çığlık çığlığa uyandı. Şarkı, şiddetini arttırmasına rağmen, tatlı ve güzel temposunu hâlâ bozmamıştı. Adeta önceden tasarlanmış gibi, her şeyin hareketi müziğin ritmiyle akıp gidiyordu. Kızın pencereye uzanması, cehennem kırmızısını yansıtan bulutlar, kızın çığlığı, hepsi, Şarkı ile bastırılmıştı. Bundan sonra olan her şeyi Tay, daha önceden birçok kez görmüştü, neredeyse bir kabus olmaktan çıkmıştı.

Gorne adasına gelmesinden önceki hayatını hatırlamıyor, ancak geçmişinde onu kuzenlerinden ayıran farklı bir şeyin olduğunu biliyordu. Sadece ailesinin ölümünden kaynaklı olmadığı açıktı. Kuzeni Baynarah’ın ailesi de Savaş’ta ölmüştü. Ne Gorne’daki Hizmetkârlar, ne de yakındaki Matemhisar ona acımasızca davranmıştı. Indoril, onu diğer ayak altındaki sekiz yaşında çocuklardan ayırmaksızın, ona da aynı kibarlıkta davranıyordu.

Ancak nedense, kesin bir kararlılıkla, Tay, yalnız olduğunu biliyordu. Farklı olduğunu. Sürekli duyduğu Şarkı ve gördüğü kâbuslar ona bunu düşündürüyordu.

Din ve ev işlerine çabucak geri dönebilmek için, el sallayıp onu kendinden uzaklaştırmadan önce, “Çok yaratıcısın,” derdi teyzesi Ulliah sabırla gülümseyerek.

“Farklı mı? Bu dünyadaki herkes kendinin ‘farklı’ olduğunu düşünür, bu da herkesi aynı yapan şeydir aslında,” dedi Tapınak rahibi olmaya çalışan ve paradokslar konusunda anlayışlı olan büyük kuzeni Kalkorith.

“Ortada hiçbir müzik yokken, insanlara sesler duyduğunu söylersen seni deli sanar ve Sheogorath Mabedi’ne gömerler,” diye söylendi amcası Triffith ve ona kendi işine bakması için uyardı.

Sadece dadısı Edebah onu ciddiyetle dinler, soluk yüzündeki kibirle başını sallardı; ancak tek bir kelime etmezdi.

“Bunlara kafa yormaktan bıkmadın mı, Tay?” dedi Baynarah sekizinci yaz yılının öğle yemeğinden sonra. Kendisi, Baynarah ve genç kuzeni Vaster, çiçek açmış ağaçlığın ortasındaki açıklıktan yürüyordu. Çimler anca ayak bileklerine kadar uzanıyor, geçen sonbahardan kalma yapraklar siyah bir yığın halinde yerde dinleniyordu. “Artık esas konumuza geri dönelim mi? Ne oynayacağız?”

Tay bir dakikalığına düşündü. “Orsinium Kuşatması’nı oynayabiliriz.”

“O da ne?” diye sordu onlardan üç yaş küçük, daimi arkadaşları Vaster.

“Wrothgarian Dağları’nın gizlediği Orsinium, orklar’ın hanesiydi. Yüzyıllar boyunca büyüdü, büyüdü ve büyümeye devam etti. Orklar dağlardan aşağıya indi ve tüm Ulukaya’yı yağmalamaya ve insanlarına tecavüz etmeye başladı. Daggerfall kralı Kral Joile, Diagna Tarikatı’ndan Gaiden Shinji ve Sentinel’den adını unuttuğum biri daha, Orsinium’a karşı birleşti. Tam otuz yıl boyunca savaştılar. Orsinium’un duvarları demirden yapılmıştı ve ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, yıkıp geçemediler.”

“Ya sonra ne oldu?” diye sordu Baynarah.

“Olmamış şeyleri uydurmakta çok iyisin, neden hikâyenin devamını kendin getirmiyorsun?”

Böylece devam ettiler. Tay Ork Kralı olarak Orsinium adını verdikleri bir ağaca tırmandı. Baynarah ve Vaster ise Kral Joile ve Gaiden Shinji olarak Tay’a sopa ve çakıltaşı fırlatıyor, bu sırada da Tay, en gırtlaklı sesiyle onlarla alay ediyordu. Üçlü, Tanrıça Kynareth’in (Baynarah ikinci rolü olarak üstlenmişti), Gaiden Shinji’nin dualarını kabul ederek Orsinium’u seller ile sırılsıklam etmesine karar verdi. Duvarlar paslanarak yok oldu. Sırasıyla, Tay yavaşça ağaçtan düştü ve Kral Joile ile Gaiden Shinji, tılsımlanmış kılıçlarıyla onu öldürdüler.

İlk Çağ 675 yılı yazının günlerinde, güneşin gücü ile Tay, iyice baygınlaştı. Neredeyse hiçbir bulut yoktu, ancak neredeyse her gece yağmur yağardı. Böylece Gorne adası, şaşırtıcı bir şekilde yeşile büründü. Taşlar güneş ışığının altında parıldıyor, arkların üzeri çiçeklerle kaplanmış halde harika bir görüntü yaratıyordu. Sakin rüzgâr, çiçek ve ağaçların birleşmiş, yumuşak kokusunu etrafa yayıyordu. Ağaçlar rengârenkti: mor, mavi, kül yeşili, beyaz… her çeşit renkten yaprak vardı. Geniş kubbeler, Arnavut kaldırımlı sokaklar, Gorne’un küçük köyünün sazdan çatılı evleri, Sandil Evi’nin beyazlamış taşları onun için büyüleyiciydi.

Ancak, gördüğü rüyalar gecelerini mahvediyor, uyanık ya da değil, Şarkı devam ediyordu.

Teyze Ulliah’ın tembihlerine karşın, Tay, Baynarah ve Vaster her sabah dışarıda hizmetliler ile beraber kahvaltı ediyordu. Ulliah her zaman kendisi ve gelebilecek misafirler için kahvaltı hazırlatırdı: yine misafirler nadir gelir, bu yüzden sık sık yalnız başına yerdi. İlk başlarda hizmetliler sessizce yemeklerini yediler ve olabildiğince kibar davrandılar, yine de bir süre sonra baskıya dayanamadılar ve çocukları dedikodular, raporlar, hikâyeler ve söylentiler ile eğlendirmeye başladılar.

“Zavallı Arnyle yine ateşlenmiş.”

“Sana söylüyorum, onlar lanetli. Hepsi. Perilere işersen onlar da sana işer.”

“Sence de Küçük Bayan Starsia’nın, şey, son zamanlarda göbek bölgesi biraz sıkılaşmış gibi durmuyor mu?”

“Hiç de değil!”

Konuşmayan tek hizmetli, Tay’ın dadısı Edebah’tı. Diğer hizmetliler gibi sevimli değildi, yine de yüzündeki yaralar onu çirkin kılmıyordu. Kırık burnu ve kısa saçları ona bu dünyadan değilmişçesine gizemli bir hava katıyordu. Dedikodular karşısında sadece sessizce gülümser ve neredeyse korkutucu sayılacak derecede sevgi ve özveri ile Tay’a bakardı.

Bir gün, kahvaltıdan sonra Baynarah, Tay ve Vaster’a fısıldadı, “Adanın diğer tarafındaki tepelere gitmek zorundayız.”

Daha önceleri de böyle emir kipleri kullanırdı ve her zaman göstermek için harika şeyleri olurdu: eğrelti otlarının ve uzun boylu kayaların arkasına saklanmış bir şelale; güneşli incir koruları; diz çökmüş bir insanı andıracak şekilde bükülmüş hastalıklı meşe ağacı; binlerce yıllık olduğunu düşündükleri çökmüş bir taş duvar; Merella diye adlandırdıkları, esir alınmış bir prensesin son sığınağı…

Bir açıklığa gelene dek ormanın içinden geçti üçlü. Birkaç metre ötede, çayır, küçük, yumuşak taşlarla dolu, kuru bir dere yatağı gördüler. Yüzlerini uzun ağaçların gölgelediği karanlık ormana doğru ilerleyerek, dereyi takip etmeye başladılar. Nemli çalılıkların yanında, tek tük kırmızı ve sarı çiçekler ortaya çıktı. Ancak çocuklar görkemli meşe ve karaağaçların gölgeleri altına girdikçe, çiçekler giderek nadirleşti.

Kuşlar, Şarkı’nın küçük bir akorunu ötüşmeye başlayarak havayı adeta çatlattılar.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Tay.

“Önemli olan nereye gittiğimiz değil, ne göreceğimiz,” diye cevapladı Baynarah.

Orman, üç çocuğu tamamen çevreledi ve kendi karanlık tonlarına boğarak, yüzlerini ıslak cıvıltılar ile yıkadı. Taşların bükük siluetlerini canavar olarak hayal etmek oldukça kolaydı onlar için.

Baynarah dik tepeye doğru çıktı ve kalın ağaçların, çalı yığınlarının arasından baktı. Tay, Vaster’ı dere yatağından çekti ve yumuşak çimleri kavrayarak yukarı tırmandı. Ormanın bu bölgesinde hiç yol yoktu. Böğürtlen çalıları ve aşağıya doğru sarkmış dallar onlara adeta vahşi hayvan pençeleriyle vuruyordu. Kuşların feryatları ormanlarına girenlere kızarmışçasına giderek yükseldi. Bir dal Vaster’ın yanağını çizdi, yüzündeki kana rağmen ağlamamayı başardı Vaster. Ormanları ruhani bir yaratık gibi geçebilen Baynarah bile, saç örgülerinden birini bir böğürtlen çalılığına doladı, hizmetlinin yalnızca birkaç saat öncesi ördüğü saç, karmakarışık hale gelmişti. Diğer örgüsünü de açmak için duraksadı, parlak bukleleri yavaşça sırtına döküldü. Artık o, iki yoldaşına ormanlık alanda yol gösteren vahşi bir orman perisiydi. Şarkı, vahşice atan bir nabız gibi ritim tutmaya başlamıştı.

Küller yayılmış bir vadiye bakan, uçurumun altındaki kayalıkta duruyorlardı şimdi. Devasa bir savaşı, her yeri yakıp yıkan bir yangını anımsatıyordu. Kömür haline gelmiş sandıklar, silahlar, hayvan kemikleri ve taş harabeler etrafı öylesine çevirmişti ki, zemini görmek imkânsızdı. Dillerini yutmuş olan Tay ve Vaster, kararmış bölgeye doğru adım attı. Baynarah nihayet merak ve gizem dolu bir şey bulmanın gururuyla gülümsedi.

“Burası da neresi?” diye sordu Vaster sonunda.

“Bilmiyorum,” dedi Baynarah omuz silkerek. “Buranın ilk başta bir harabe olduğunu düşündüm, şimdi ise hurda yığını olduğunu düşünüyorum. Hiç görmediğim türden bir yığın. Şunlara bir bakın.”

Üçlü, tozlanmış yığınları incelemeye başladı. Baynarah, alevin etkisiyle hafifçe kararıp bükülmüş bir kılıç buldu ve üzerindeki yazıları okuyabilmek için temizlemeye başladı. Vaster kırılgan kutuları el ve ayakları ile kırarak kendini eğlendiriyor; kendini inanılmaz güçlü bir dev olarak hayal ediyordu. Tay’ın dikkatini ise hırpalanmış bir kalkan çekti; kalkanda Şarkı’nın sesiyle bağdaşan bir şey vardı. Onu yerinden çıkardı ve yüzeyini sildi.

“Bu armayı daha önce hiç görmedim,” dedi Baynarah, Tay’ın omzunun üzerinden bakarak.

“Bana tanıdık geliyor, ama hatırlamıyorum,” diye fısıldadı Tay rüyalarında gördüğü görüntüyü aklına getirmeye çalışarak. Onu orada daha önce gördüğünden kesinlikle emindi.

“Şuna bir bak!” diye ağlamaya başladı Vaster, Tay’ı düşüncelerinden çıkararak. Oğlan, kristal bir küre tutuyordu. Ellerini kürenin üzerinde gezdirerek toz ve kumu silerken, Şarkı’daki bir nokta, Tay’ın tüm vücudunu ürpertti. Baynarah, Vaster’ın hazinesine bakmak adına yanına koştu, ancak Tay adeta felç geçiriyordu.

“Bunu nereden buldun?” diye sordu Baynarah soluk soluğa, kristal yüzeyin altında dönen girdaba bakıyordu.

“Şu yük arabasının içinde,” dedi Vaster, diğer yığınların arasında zar zor fark edilen kararmış bir yığına işaret ederek. Baynarah yarı çökmüş yapının içini kazmaya başladı, sadece ayakları görünebiliyordu. Şarkı’nın gücü, Tay’ın üzerine çökmüştü. Vaster’a doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.

“Ver onu bana,” diye fısıldadı kendi sesi olduğuna inanamayacağı bir tonla.

“Hayır,” diye geri fısıldadı Vaster, gözlerini kürenin kalbinde dolaşan renklere kilitlemiş halde. “O benim.”

Baynarah birkaç dakikadır yük arabasının kalıntılarını kazıyordu, ama Vaster’ınkine benzer hazine bulamamıştı. İçerideki çoğu şey mahvolmuş haldeydi, kalanlar ise her yere yayılmış basit şeylerdi: kırık oklar, zırh parçaları, muhafız kemikleri… Sinirlenerek gün ışığına çıktı.

Tay büyük vadinin kenarında, tek başına idi.

“Vaster nerede?”

Tay gözlerini kırptı ve omuzlarını silkerek, yüzünde bir sırıtışla kuzenine döndü. “Bulduğu ganimeti herkese gösterebilmek için geri döndü. İlginç bir şey bulabildin mi?”

“Evet diyemem,” dedi Baynarah. “Vaster başımıza sorun çıkaracak bir şeyler anlatmadan önce eve dönsek iyi olur.”

Tay ve Baynarah, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Tay, eve döndüklerinde Vaster’ın orada olmayacağını biliyordu. Bir daha asla geri dönemeyecekti. Kristal küre Tay’ın çantasında, aldığı önemsiz birkaç parça şeyin altında rahatça dinleniyordu. Dönebilmek, vadide kalacak olan anılarını unutmak ve uzun, sessiz bir bahar için Şarkı’ya dua etti. Çocuk o kadar şaşırmıştı ki, çığlık atacak zaman bile bulamamıştı.

Kitap II

Tay’i şaşırtan, hiçbir suçluluk hissetmemesiydi. Vadiden uzaklaşan uzak yolu hızlı hızlı yürürken, ağaçların arasından, kuru dere yatağından geçerken, az önce bir cinayet işlediğinin bilincinde olduğu halde, Baynarah ile neşeyle sohbet ediyordu. Zihni konuşmalarından kurtulduğu ve Vaster’ın kısa yaşamının son dakikalarını hatırlamaya geri döndüğü zaman, Şarkı yükseliyordu. Tay, çocuğun ölümünü düşünemiyor, ancak bundan sorumlu olduğunu biliyordu.

“Kir içindesiniz!” Ormandan çıkarak Sandil Evi’nin topraklarına basan iki çocuğu gördüğü dakika ağlamaya başladı Ulliah Teyze. “Nerelerdeydiniz?”

“Vaster söylemedi mi sana?” diye sordu Tay. Sahnenin kendi kendine canlanacağını biliyordu Tay, Şarkı’ya eşlik eden her dansçı, bir koreografiye uyarak adım atıyordu. Ulliah Teyze, Vaster’ı görmediğini söyledi. Baynarah, henüz korkmamıştı, üçünün çok uzaklaştığı ve kaybolmuş olabileceği hakkında masum bir yalan söyledi. Yoğunlaşan paniğin yavaş ama istikrarlı ritmi, gecenin üzerine çökmeye başladı, lakin Vaster hâlâ dönmemişti. Baynarah ve Tay ağlayarak (hiçbir şey hissetmeden ağlamanın bu kadar kolay olduğuna şaşırmıştı) nerede olduklarını itiraf edince, başlarında Triffith Amca, kalabalık bir hizmetli grubu, hurda yığınını ve vadiyi aramaya gittiler. Durmak bilmeyen arama, ağaçların arasında geçen geceyi, şafağın ışıklarına bıraktı. Ağlamalar, verilen hafif cezalar ve öfke çığlıkları, Baynarah ve Tay’ın genç kuzenlerini kaybettikten sonra yaşadıklarından fazlası değildi.

Üzgün bakışlarından, çocukların yeteri kadar suçluluk duydukları düşünüldü. Ormanda arayış devam ederken, şafak söktüğünde yatağa gönderildiler.

Dadısı Edebah odasına geldiğinde, Tay uykuya dalmak üzereydi. Ebedi sevgi ve özveri, gözlerinden kaybolmamıştı. Elini tuttuğunda, kendini rüyasına ve kabuslarına minnetle bıraktı. Kaledeki rüyasına girdiği an, Şarkı, zihnini hafifçe okşamaya başladı. Kadın ve bebeği. Çatıdaki kuş. Sönmekte olan ateş. Aniden gelen şiddetli patlama. Nefes nefese, gözlerini açtı Tay.

Edebah kapının eşiğinde tek başına, Şarkı’yı mırıldanıyordu. Elinde, çantadan çıkardığı kristal küre duruyordu. Bir anlığına duraksadı Tay, neredeyse ağlayacaktı. Edebah Şarkı’yı nasıl bilebilirdi? Küreyi almak için bir çocuğu öldürdüğünün farkında mıydı?

Bir şekilde Edebah’ın, kendisine yardım ettiğini, her ne yaparsa yapsın onu sevip kolladığını biliyordu.

Bir sonraki gün, bir sonraki hafta ve ay birbirinden farksızdı. Etrafa sessizlik hâkimdi, insanlar konuştukları zaman, kayıp çocuğun nerede olabileceğine dair öneriler sunuyorlardı sadece. Aranmadık yer neredeyse kalmamıştı. Tay, neden vadiyi iyice araştırmadıklarını merak ediyor, ancak her yerine ulaşmanın imkânsız olduğunu da biliyordu.

Vaster’ın yokluğunun acısını Kena Gafrisi ile yaptığı dersler iyice zorlaşıp, neredeyse akademik kademeye ulaştığında anlamıştı. Genç çocuğun neşesi ve dikkatsizliği dersi hep yarıda keserdi, akıllı Baynarah ile sessiz Tay ise ideal öğrencilerdi. Morrowind Haneleri’ndeki hanedan sembollerinin tarihi konusundaki derse ne kadar odaklandıklarını gördüğünde oldukça şaşırmıştı.

“Hlaalu Hanesi’nin arması bir ölçeği ifade eder,” diyerek burnundan soludu. “Onurlu bir şeymiş gibi, kendilerini büyük uzlaşmacılar olarak görürler. Uzun yüzyıllar önce kabile, Resdayn’ın yolundan giderdi—”

“Affedersin Kena,” diye sözünü kesti Baynarah. “Üzerinde böcek olan arma kimindi?”

“Redoran Hanesi’ni bilmiyor musun?” diye sordu öğretmen, kalkanlardan birini havaya kaldırarak. “Gorne’da kuytu bir yaşam sürüyor olabilirsin, ancak bunu bilecek kadar olgunsun—”

“O değil, Kena,” diye cevap verdi Tay. “Sanırsam üzerinde böcek olan diğer armayı kastediyor.”

“Anlıyorum,” dedi Kena başını sallayıp kaşlarını çatarak. “Altıncı Hane’nin, Dagoth Hanesi’nin, armasını bu yaşına gelmiş olup da görmemiş olman saçma olurdu. Kızıl Dağ Savaşı’nda, uğursuz, sapkın Derinelfler ile birlik olan düşmanlarımızdılar, Tanrı’ya, Ana’ya ve Büyücü’ye şükürler olsun ki artık yoklar. Bu Hane, binlerce yıl boyunca topraklarımızın üstüne lanet gibi çöktü; en sonunda vebaları sona erdiği zaman, koca bir ateş ve kül bulutu püsküren toprak, beraberinde bir senelik bir geceyi getirdi.”

Baynarah ve Tay konuşmamaları gerektiğini biliyorlardı, bu yüzden birbirlerine bakmakla yetindiler; öğretmen Derinelfler’in ve Dagoth Hanesi’nin kötülükleri hakkındaki konuyu iyice genişletmişti. Ders biter bitmez, sessizce Sandil Evi’nden çıkıp gözlerden ve kulaklardan ırak oluncaya dek yürüdüler.

İkindi güneşi, çayırı çevreleyen mızrağımsı ağaçların gölgelerini uzatıyordu. Bu mesafeden, sonbahar hasadına hazırlanan işçilerin seslerini, birbirlerine anlaşılmayan, kaba, ancak tanıdık bir aksan ile bağırışlarını az buçuk duyabiliyorlardı.

“Bu arma kesinlikle çöp yığınında bulduğun kalkanın üzerindeki semboldü,” dedi Baynarah en sonunda.

“Oradaki her şey Dagoth Hanesi’nin kalıntısı olmalı.”

Tay başını salladı, aklı garip kristal küredeydi. Sessiz bir müziğin, hafif titreşiminin vücuduna dokunduğunu hissettiğinde, Şarkı’nın yeni bir ritmini keşfettiğini biliyordu.

“Neden insanlarımız bunların hepsini yakıp fırlatsın?” diye sordu düşünceli düşünceli. “Sen de Dagoth Hanesi’nin, onlarla ilişkili her şeyi insanlara lanetli diye yaktıracak kadar kötü olduğunu düşünüyor musun?”

Baynarah güldü. İki çocuk, bir başka soğuk ve sessiz geçen yemekleri için kaleye döndü. Gece çökerken, çöp yığınından aldığı şeylere baktı Baynarah. Ay ışığında, küçük kavanozlar, değerli turuncu taşlı meşale, birkaç parça kararmış gümüş ve altın, her şey uğursuz bir görünüme bürünmüştü.

Birdenbire değişen hisleri, üzerindeki hayranlığı anında silip attı. Garip bir enerji yayıyorlardı, ölüm ve günahların izlerini görmemek imkânsızdı. Pencereye koştu ve kustu Baynarah.

Aşağıdaki koyu yeşil çimlere bakarken, sıralı mum ışıkları altında dolaşan devasa bir böceğin silüetini gördü, Dagoth Hanesi’nin sembolünü. Ondan tarafa baktığı an geri çekilse de, mumların aydınlattığı yüzü gördü Baynarah. Tay’ın dadısı, Edebah’tı.

Ertesi sabah Baynarah, sırtında hazineleriyle dolu büyük çuvalı taşırken erkenden çıktı kaleden. Çuvalı çöp yığınına kadar taşıdı ve hepsini orada bıraktı. Döndüğünde, Triffith Amca’ya dün gece ne gördüğünü anlattı, ancak ona hasta gözüyle baktılar.

Edebah, hiçbir tartışma olmadan Gorne Adası’ndan sürüldü. Ağladı, Tay’a küçük bir hoşça kal demesine izin verilmesi için yalvardı; ancak bunun çok tehlikeli olabileceğini düşündüler. Tay, ona ne olduğunu sorduğunda ise anayurdundaki ailesinin yanına dönmek zorunda kaldığı söylendi. Bir dadı için fazla büyümüştü.

Baynarah bildiklerini ona asla anlatmadı. O kadar korkmuştu ki, anlatamadı.

Kitap III

Tay, İlk Çağ’ın 685 yılında kule kenti, tanrıça evi Matemhisar’ı ilk kez gördüğünde, on sekiz yaşındaydı. Kuzeni Kalkorith, Tapınak’ta kıdemli bir seviyeye çoktan ulaşmış, kendi satın aldığı evin zemin katındaki odalardan birkaçını ona vermişti. Odalar küçük ve mobilyasızdı, yine de pencerelerin dışında büyüyen acıkabuk bitkisi, rüzgârla beraber, odasını güzel, baharatlı bir hava ile dolduruyordu.

Şarkı’nın akorları artık ona sorun çıkarmıyordu. Bazen, ne kadar yavaş ve melodik hale geldiğini kendisi bile fark etmiyordu. Eğitimine gitmek için Tapınağa giden sokaklardan yürürken yanından biri geçtiğinde Şarkı birden yükselir ve tekrar yavaşlardı. Bu insanlarda ne farklılık varsa da, Tay bunu hiç kurcalamadı. Şarkı’nın ona yol göstermesine izin verdiği son zamanı, ve onu nasıl genç kuzeni Vaster’ı öldürmeye ittiğini hatırladı. Anıları ona acı vermiyordu, ancak yine de, gerekmedikçe yeniden birilerini incitmek istemiyordu. Gorne adasındaki Sandil Evi’nin kuryeleri düzenli olarak Baynarah’tan Tay’a mektuplar getirirdi. Bir Tapınağa çalışmaya gidecek kadar zekiydi, ancak bunu tercih etmemişti. Bir ya da en fazla iki sene içerisinde, olduğu yeri terk etmeli ve Indoril Hanesi’ndeki yerini almalıydı; ancak bu konuda acele etmiyordu. Tay, mektupların getirdiği önemsiz dedikoduları istekle okudu; kendi çalışmaları ve sevgilileri hakkında bir mektup ile karşılık verdi.

Matemhisar’a gelişinin üçüncü ayında, bir kızla tanışmıştı. Acra adında, Tapınaktaki öğrencilerden biriydi. Tay, Baynarah’a ondan bahsederken kendinden geçiyor; kızın Sotha Sil’in zihnine, Vivec’in zekâsına, Almalexia’nın güzelliğine sahip olduğunu söylüyordu. Baynarah Tapınaktaki öğrencilerin küfür etmelerine izin verildiğini bilseydi, kesinlikle oraya katılacağını belirterek mektubu neşeyle cevapladı.

“Kuzenine çok düşkünsün,” diye güldü Acra, Tay ona mektubu gösterdiğinde. “Engellenmiş bir aşkın son kırıntılarına mı bakıyorum?”

“Çok sevilesidir, ancak ona hiç o gözle bakmadım,” dedi Tay alayla. “Ensest hiç ilgimi çekmez.”

“Çok yakından bir kuzenin o zaman?”

Tay birkaç dakikalığına düşündü: “Bilmiyorum. Gerçekten, kimse benim ya da onun ailesinden bahsetmezdi, o yüzden bağımızdan tam olarak emin değilim. Kızıl Dağ Savaşı’ndan kurtulanlardan olduklarını biliyorum, ancak ne zaman benim ya da onun ailesi hakkında sorular sorsak, yetişkinlerin neşesine gölge düşürüyor gibi görünüyorduk. Bir süre sonra sormayı bıraktık. Ama sen de bir Indoril’sin, belki de Baynarah’a benden daha yakın bir kuzensindir.”

“Belki de,” dedi Acra gülümseyerek ve sandalyesinden kalktı. Daha önceden rahibeler için geleneğe uygun olarak topladığı saçını açtı. Cüppesini omuzlarına tutturan küçük broşu çıkarırken, Tay onu seyrediyordu. İpeksi kumaş yavaşça aşağıya kaydı ve ilk kez esmer, narin vücudu Tay’ın gözleri önüne serildi. “Eğer kuzen isek, ensest ilgini çeker miydi?”

Sevişirlerken, Şarkı, Tay’ın kafasında yavaş yavaş ritmini arttırdı. Yanında yatan Acra’nın görüntüsü karardı ve yerini eski kâbuslarında gördüğü görüntüler aldı. Nefesi kesildiğinde, oda tıpkı rüyasındaki ateş kırmızısı bulutlarla dolmuş gibiydi; kadının ve çocuğunun ölüm dolu donuk çığlıkları kafasında yankılanıyordu. Gözlerini açtı, Acra yanında ona gülümsüyordu. Tay, kollarında olmasının mutluluğuyla kızı öptü.

Önlerindeki iki hafta boyunca, Tay ve Acra birbirlerinden hiç uzaklaşmadı. Tapınağın başka bölümlerinde çalışırlarken bile, Tay onu düşünüyordu ve nasıl oluyorsa, Arca’nın da onu düşündüğünü biliyordu. Beraber olmak için acele ediyor, her gece kendi odasında büyülü geceler yaşıyor, Tapınak bahçesinin gizli bir köşesinde her gün mutluluklarını paylaşıyorlardı.

Tay, her zamanki akşamının gelmesi için can atıyordu; üstü başı yırtık, yaşlı kadının yanından geçtiğinde Şarkı, güçlü ve tiz bir tonda yükseldi. Gözlerini kapayıp Şarkı’nın sesini kısmaya çalıştı ancak gözlerini yeniden açtığında, kadının bir sokak satıcısından ampulmantar papirüsü aldığını gördü. Kim olduğunu biliyordu. Gorne’daki eski dadısı Edebah idi. Anavatanındaki ailesine katılmak için bir veda dahi etmeden onu terk eden Edebah.

Kadın onu görmedi; sokağın aşağısına doğru yürümeye başladığı gibi Tay döndü ve onu takip etmeye başladı. Ona Akavir’in en bilinmedik eyaleti kadar yabancı gelen, şehrin en fakir bölgesine doğru giden gölgeli geçitlerin arasından geçtiler. İsimsiz bir sokakta kadın, küçük bir tahta kapıyı açtığında, nihayet ona seslendi Tay. Edebah dönüp bakmasa da, Tay onu takip ettiğinde, kadının kapıyı aralık bıraktığını gördü.

Oda, adeta bir mağara gibi karanlık ve rutubetliydi. Tam karşısında duruyordu kadın; üzüntülerin bıraktığı izlerle dolu yüzü hatırladığından da fazla kırışıktı. Tay, arkasındaki kapıyı kapattığı gibi kadın elini aldı ve öptü.

“Boylu poslu, güçlü bir çocuksun,” dedi Edebah, ağlamaya başlayarak. “Beni senden uzaklaştırmalarına izin vermeden önce kendimi öldürmeliydim.”

“Ailen nasıl?” diye sordu Tay soğukça.

“Benim tek ailem sensin,” diye fısıldadı. “Indoril domuzları, onlara değil de sana ve ailene hizmet ettiğimi fark ettiklerinde, kılıçlarını yüzüme doğrultarak beni uzaklaşmaya zorladı. Şu küçük orospu Baynarah, yas duası ederken gördü beni.”

“Deli gibi konuşuyorsun,” dedi Tay alayla. “Nasıl olur da beni ve ailemi severken aynı zamanda Indoril Hanesi’nden nefret edersin? Ben Indoril Hanesi’ndenim.”

“Doğruları öğrenebilecek kadar büyüdün,” dedi Edebah sesini yükselterek. Tay, onun bu deli davranışlarına alayla bakmışsa da yaşlı gözlerinde kavrulan bir şey gördü. “Sen Indoril Hanesi’nde doğmadın; Savaş’tan sonra seni kendi hanelerine getirdiler, tıpkı diğer Hanelerin tüm yetimleri topladığı gibi. Geçmişi ve düşmanlarının tüm izlerini silmek için buldukları tek çare, düşmanlarını kendilerinden biri olarak yetiştirmekti.”

Tay kapıya yöneldi: “Seni neden Gorne’den aldıklarını anlayabiliyorum, ihtiyar. Hayal görüyorsun sen, hepsi kuruntu bunların.”

“Dur!” Aceleyle küflenmiş bir dolaba yöneldi, ağlıyordu. Elinde, odanın kasvetinde dahi duvarları renkli ışık huzmeleri ile kaplayan, pırıl pırıl bir cam küreyle döndü. “Bunu hatırlıyor musun? O küçük çocuk Vaster’ı sırf bunun için öldürdün, bunu odandan aldım çünkü mirasınla ve bununla gelecek olan sorumlulukla yüzleşmeye hazır değildin. Bu önemsiz şeyin neden seni bu kadar çektiğini hiç merak etmedin mi?”

Tay soluk soluğa yutkundu, bunu söylemek istememesine rağmen, “Ara sıra bir Şarkı duyuyorum,” dedi.

“Gerçek ailenin, atalarının Şarkı’sı bu,” dedi Edebah başını sallayarak. “Kaderine ait bir şarkı ile mücadele etmemelisin. O, seni yapılması gereken şeye götürecek.”

“Kes sesini!” diye bağırdı Tay. “Tüm bunlar yalan! Sıyırmışsın sen!”

Edebah küreyi tüm gücüyle yere fırlattı; küre, sağır edici bir ses çıkararak paramparça oldu. Kırıklar havaya karıştı. Tüm bunlardan kalan, basitçe ve dümdüz işlenmiş, küçük, gümüş bir yüzükten fazlası değildi. Yaşlı kadın yüzüğü yerden sessizce aldı ve sırtını kapıya dayamış, titreyen Tay’a uzattı.

“Altıncı Hane’nin temsili olarak bu, senin mirasındır.”

Yüzüğün üzerinde, Hane’nin mührü de vardı. Tay, amcası Triffith’te, üzerinde Indoril Hanesi’nin mührü “kanat” olan, buna benzer bir yüzük görmüştü. Ancak üzerindeki, Kena Gafrisi’nin kendisine ve Baynarah’a verdiği hanedanlık armaları dersinden hatırladığı böcek deseniyle oldukça farklı bir yüzüktü.

Uğursuz Dagoth Hanesi’nin sembolüydü bu.

Şarkı, Tay’ın tüm duyularını ele geçirmişti. Mâzîsini duydu, korkusunun kokusunu içine çekti, hüznünü tattı, gücünü hissetti ve görebildiği tek şey patlamayla gelen alevlerdi. Yüzüğü alıp parmağına yerleştirdiğinde, ne yaptığının farkında değildi. Hançerini kınından çekip eski dadısının kalbine sapladığında da Şarkı dışında hiçbir şeyin farkında olmamıştı.

Edebah saniyeler içerisinde yere düştü. Yüzündeki kırışıklıklara kan dolmuş halde gülümsedi: “Teşekkür ederim.” Tay, kadının son sözlerini dahi duymamıştı.

Şarkı’nın oluşturduğu perde gözlerinden kalkınca, Tay rüyada olmadığını ilk bakışta anlayamamıştı. Karşısında alevleri, doğduğu evi yok edenleri ve yine alevleri görüyordu. Ancak bu seferki alevler, duvardan duvara sıçrayan, eski dadısının bedenini yakan, çökmeye başlamış olan evin etrafını sarmalayan alevlerdi.

Tay, insanlar muhafızları çağırmaya başladığı gibi sokakların arasındaki gölgelere karıştı.

Kitap IV

Acra, Tay’ın odasındaki ocağın başına oturmuş, ateşin eşliğinde kitabını okuyordu. Kitap, Acra’nın inanmadığı teosofinin önemsiz ayrıntılarını içeriyordu, yine de ilgisini çekmişti. Kapının açılıp Tay’ın içeri girdiğini duyduğunda, kaldığı satırı bitirdi ve ona döndü.

“Saatlerdir buradayım, sevgilim. Bu kadar geç kalacağını bilseydim, daha çok kitap getirirdim,” diye kıkırdadı. Tay’ın yüzünü ve giysilerinin halini gördüğü gibi, aniden ciddiyete büründü. “Ne oldu sana böyle? İyi misin?”

“Çocukluk dadım, Edebah’ı görmeye gittim,” dedi, adeta ona ait olmayan bir ses ile. “Planlarımda ani bir değişiklik oldu. Onun Matemhisar’da olduğunu fark etmemiştim.”

“Keşke nereye gittiğini bilseydim,” dedi sandalyesinden yavaşça kalkarak. “Onunla tanışmak güzel olurdu.”

“Eh, artık çok geç. Onu öldürdüm.”

Acra, Tay’ın donuk yüzünü inceleyerek derin bir nefes aldı. Elini tuttu. “Bana anlatabilirsin belki.”

Tay, sevgilisinin onu ateşin cızırdadığı ocağın başına götürmesine izin verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğe baktı. “Ben onu öldürmeden önce, bunu verdi bana. Dagoth Hanesi’nin mührü olan yüzük. Bana miras kaldığını ve bunca zaman kafamda duyduğum, küçüklüğümde beni başka bir çocuğu ve şimdi ise Edebah’ın kendisini öldürmeye iten Şarkı’nın, atalarımın Şarkı’sı olduğunu söyledi.”

Tay sessizliğe büründü. Acra yanına diz çöktü ve yüzüklü elini okşayarak, “Anlat,” dedi.

“Öğretmenim Kena Gafrisi bize Dagoth Hanesi’nin Morrowind’de bir lanet olduğunu öğretmişti. Savaş’ın sonunda tamamen yok olduklarında, toprağın yeniden rahatça nefes alabilmeye başladığını söyledi.” Tay gözlerini yumdu. “Yok oluşu görebiliyorum. Hatta Şarkı’da duyabiliyorum bile. Edebah bana beş Hanenin de Dagoth’un yetim çocuklarını sahiplendiğini ve onları kendi geleneklerine göre yetiştirdiğini söyledi. İlk başta onun delirdiğini ya da yalancının teki olduğunu düşündüm, ancak gerçek yalan, ailem olduğunu düşündüğüm Indoril Hanesi’ndeki yıllarımdı.”

“Ne yapacaksın peki?” diye fısıldadı Acra.

“Edebah, Şarkı’yı izlememi, onun beni kaderime götüreceğini söyledi,” acı acı güldü Tay. “Ama Şarkı bana onu öldürmemi de söyledi, acaba yine aynı öneriyi verir miydi bana?.. Ancak, Matemhisar’ı terk etmem gerektiğini biliyorum. Ne yaptığımın farkına varmadan önce, kadının evini ateşe verdim. Muhafızları çağırdılar. Nereye gideceğim, bilmiyorum.”

“Eğer Altıncı Hane’nin dönüşünün yeni lideri olarak kendini kanıtlayabilirsen, senin arkanda duracak birçok arkadaşın var.” Acra, yüzüğünü öptü. “Onları bulmana yardım edeceğim.”

Tay gözlerini ona dikti. “Neden bana yardım edesin?”

“Beni Indoril Hanesi’ndeki kuzenlerinden biri olarak düşündüğünde, ensest olma olasılığımıza rağmen umursamadın ve bana sahip oldun,” Acra, gözlerini Tay’ınkilerle buluşturdu. “Şarkı’yı ben de duydum. Sendeki kadar güçlü değildi, ancak asla ona aldırmamayı seçmedim. Bana, şu saçma Tapınak rahip ve rahibelerinden çok daha fazla şey öğretti. Gerçek adımın Dagoth-Acra olduğunu ve bir erkek kardeşim olduğunu biliyordum.”

“Hayır,” dişlerini gıcırdattı Tay. “Yalan söylüyorsun.”

“Sen Dagoth-Tython’sun.”

Tay, Acra’yı duvara karşı sertçe itti ve odadan kaçtı. Salondan kaçtığı gibi, arkasındaki merdivenlerde Kalkorith’in ayak seslerini duydu; Şarkı’daki vurmalı çalgının sesi, kalbinde ve kafasında giderek yükseliyordu.

“Kuzen,” dedi yaşça büyük kuzeni. “Hiç ateşi duydun mu—”

Tay hançerini kınından çıkarıp döndü, Kalkorith’in boğazına sapladı ve bıçağın sapına gelene dek itti. “Kuzen,” diye tısladı. “Ben senin kuzenin değilim.”

Matemhisar sokakları, yangının aydınlatmasıyla kırmızıya bürünmüş; şiddetli ve yoğun bir rüzgâr geçitlere kadar her yeri sarmıştı. Dagoth-Ur, şehrin üzerinde kendisini adeta gösteriyor, varisi adına her yere alevlerini savuruyordu. Yangına doğru koşan bir Hane muhafızı, elinde kanlı bir bıçakla Kalkorith’in evinin önünde ayakları titreyen Tay’ın önünü kesti.

“Ne yaptın, serjo?”

Tay, ormana doğru koştu; pelerini inleyen rüzgârın gücüyle sırtını kırbaçlıyordu. Muhafız, kılıcını çekmiş onu takip ediyordu. Cinayeti görmek için evi incelemeye ihtiyacı yoktu. Biliyordu.

Saatlerce, Şarkı’nın da onu ileri itmesiyle, vahşi rüzgârla yarıştı Tay. Takipçisinin sesi uzaklaşmıştı. En sonunda, ağaçlar gitgide inceldi ve Tay, hava ve su dışında bir şey göremez oldu. Bir uçurum, yüzlerce metre aşağısı ve İç Deniz’in dibi.

Şarkı ona yapmamasını söyledi. Onu arkadaşları arasında rahatça dinlenebilmesi için tatlı sözlerle kuzeye yöneltiyordu. Arkadaştan da öte—ona Dagoth’un varisi olarak ibadet edecek insanlar. Uçurumun kenarına yavaşça yürürken, Şarkı, kaderini önlemeye çalışmaması için tehdit edici bir hal aldı. Ölümden kaçış yoktu.

Tay, Hanesine lanet yağdırdı ve kendini uçurumdan aşağıya attı.

Gorne Adası’nda muhteşem günlerden biriydi, Baynarah’ın haftalardır gerçekten eğlenebildiği ilk gündü. Triffith Amca’nın, uzaklardan gelen bir Hizmetkâr ile önemli bir toplantısı vardı ve Baynarah’ın her akşam yemeğine, her buluşmaya, her törene katılması gerekiyordu. Çocukken, tek istediğinin sadece biraz dikkat çekmek olduğunu hatırladı. Şimdi ise görevlerinden sonraki boş vakitlerden fazlası değildi. İçerideyken yapmak istediği tek şey, kuzenine mektup yazmaktı. Bu, akşama kadar bekleyebilir, dedi kendi kendine. Zaten kuzeninden uzun zamandır mektup gelmez olmuştu. Hep o kız, Acra yüzündendi. İlişkilerini kabul etmiyor değildi, ancak Baynarah, ilk aşkın birinin gözlerini nasıl da kör edebileceğini biliyordu. En azından, bu konuda bolca kitap okumuştu.

Kır çiçekleriyle dolu çayırda salına salına yürürken, düşüncelerine öyle dalmıştı ki dadısı Hillima’nın ona seslendiğini duymadı. Arkasını dönüp ona doğru koşan genç hizmetçiyi görünce şaşırdı.

“Serjo,” dedi nefes nefese. “Lütfen gelin! Birisi kıyıya vurdu! Kuzeniniz, Serjo Indoril-Tay!”

Kitap V

İki gün boyunca, Hane şifacıları Tay’la ilgilenirken Baynarah yatağının kenarında oturup elini tuttu. Tay, ateşler içinde, ne uyanık ne de baygındı; görünmez siluetlere doğru çığlıklar atıyordu. Şifacılar genç adamın metanetine hayran kalmışlardı. Özellikle Savaş sırasında, birçok beden Gorne adasına vurmuş, ancak hiçbiri bundan sonra hayatta kalmamıştı.

Ulliah Teyze, Baynarah’a yemek getirmeye gelmişti birkaç kez: “Kendine dikkat etmelisin canım, eğer etmezsen Tay uyandığında onun yerinde sen yatıyor olacaksın.”

Tay’in ateşi düştü ve nihayet birkaç gün sonunda gözlerini açabildi. Karşısında, beraber on yedi yıl geçirdiği genç kadını gördü. Kız ona gülümsedi ve yemek servisi istedi. Sessizlik içerisinde onu besledi.

“Ölmeyeceğini biliyordum, kuzen,” diye fısıldadı mutlu mutlu.

“Ölmeyi umuyordum, ama bir şekilde ölmeyeceğimi de biliyordum,” inledi. “Baynarah, sana anlattığım tüm o kabusları hatırlıyor musun? Hepsi gerçek.”

“Sen biraz dinlendikten sonra bunu daha iyi konuşabiliriz.”

“Hayır,” diye bağırdı. “Sana her şeyi şimdiden anlatmalıyım, böylece sevgili kuzenin Tay’in aslında nasıl bir canavar olduğunu anlarsın. Eğer daha önceden bir şekilde öğrenmiş olsaydın, beni iyi gördüğüne bu kadar sevinmezdin.”

Baynarah’ın yanağından bir gözyaşı süzüldü. Matemhisar’dan uzakta geçirdiği sadece birkaç ay içinde bile çok güzelleşmiş, büyümüştü. “Ne yapmış olursan ol, seni sevmekten vazgeçebileceğimi nasıl düşünürsün?”

“Eski dadım Edebah’ı gördüm, konuştum onunla.”

“Ah,” Baynarah ürperdi. “Tay, sana ne söylediğini bilmiyorum, ancak hepsi benim hatam. Kena Grafisi’nin bize Dagoth Hanesi ile ilgili öğrettiklerini hatırlıyor musun? O gece dadının, Altıncı Hane’nin sembolünü kullanarak kuzey çimenliğinin üzerinde bir çeşit sunak yaptığını gördüm. Sunağı yıllardır yapıyor olmalıydı, ancak ne anlama geldiğini bilmiyordum. Triffith Amca’ya söyledim, o da onu uzaklaştırdı. Sana söylemeyi gerçekten istedim, ama çok korktum. Sana çok bağlıydı.”

Tay gülümsedi. “Ve bana olan bağı ile lanetli Hane’ye olan bağı arasındaki olası ilişki seni daha da meraklandırmadı öyle mi? Seni tanıyorum, Baynarah. Aklını kullanmamayı seçen kadınlardan değilsin.”

“Tay, sana ne söyledi bilmiyorum, ama fazlaca sorunu vardı; senin ya da Altıncı Hane hakkında düşündüğü her ne idiyse yanlıştı. Bunu hatırlamalısın. Deli bir ihtiyarın saçmalıkları hiçbir şeyi kanıtlamaz.”

“Daha fazlası var,” Tay içini çekti ve elini kaldırdı. Göz açıp kapayana dek Baynarah’a kızgınca döndü.

“Yüzüğüme ne oldu? Eğer gördüysen, sana söylediğim her şeyin doğru olduğunu zaten biliyorsun.”

“O pis şeyi attım,” ayağa kalktı Baynarah. “Tay, biraz dinlenmelisin.”

“Ben Dagoth Hanesi’nin varisiyim,” Tay vahşi bakışlarla, neredeyse çığlık atacaktı. “Savaş’tan sonra Indoril Hanesi’ndenmişim gibi yetiştirildim, ama atalarımın Şarkısı yönetiyordu beni. Biz küçükken Vaster’ı öldürdüm çünkü Şarkı, onun benim mirasımı çaldığını söylemişti. Edebah benim kim olduğumu söyleyip bana bu yüzüğü verdiğinde onu öldürdüm ve evini yaktım; çünkü Şarkı, onun görevini yerine getirdiğini söyledi bana. Kalkorith’in evine döndüğümde sevgilim oradaydı; kendisinin de Dagoth Hanesi’nden olup benim kız kardeşim olduğunu söyledi. Kaçtım, Kalkorith beni durdurmaya kalktığında onu da öldürdüm. Çünkü Şarkı onun düşman olduğunu söylüyordu.”

“Tay, dur,” dedi Baynarah hıçkırarak. “Bunların tek bir kelimesine dahi inanmıyorum. Ateşin etkisindesin…”

“Tay değil,” derin bir nefes alıp başını salladı. “Ailemin bana verdiği ad Dagoth-Tython.”

“Edebah’ı öldürmüş olamazsın, onu severdin. Ya Vaster ve Kalkorith? Onlar kuzenlerimizdi!”

“Benim gerçek kuzenlerim değillerdi,” diye yanıtladı Tay soğukça. “Şarkı onların benim düşmanlarım olduğunu söyledi. Tıpkı şu an senin için de aynısını söylediği gibi, ama dinlemeyeceğim. Olabildiğince dinlememeye çalışacağım… Dayanabildiğim kadar.”

Baynarah kapıyı sertçe çarparak odadan çıktı. Ürkek hizmetçisi Hillima’dan bir anahtar aldı ve kapıyı kilitledi.

“Serjo Indoril-Baynarah,” diye fısıldadı Hillima büyük bir sempati ile. “Kuzeniniz, Serjo Indoril-Tay ile aranız iyi mi?”

“Biraz dinlendikten sonra iyi olacak,” dedi Baynarah, gözlerindeki yaşları silerek haysiyetini korudu. “Onu kimse rahatsız etmeyecek. Anahtarı ben alıyorum. Yapmam gereken çok iş var. Kimsenin Sandil Evi’nin stokları hakkında balıkçılarla konuşacağını sanmıyorum?”

“Bilmiyorum, serjo,” dedi hizmetli. “Sanmıyorum.”

Baynarah rıhtıma doğru yürüdü. Sıkışan kalbini rahatlatmanın tek yolu küçük şeyler üzerinde yoğunlaşmaktı. Tay’in sözleri aklından çıkmıyordu, ancak avlanan balıklar hakkında balıkçılarla konuşmak, balıklarının kaçının füme edilmesi gerektiğini, köye ne kadar erzak gönderileceğini, Hane kilerine kaç adet taze balık yollanacağını kararlaştırmak aklını biraz olsun dağıtmıştı.

Teyzesi Ulliah görüşmelerine katılmış, Baynarah’ın gizlediği sıkıntıya aldırış etmemişti. Beraber, Triffith Amca ve komutanlarının adada geçirecekleri haftalar boyunca kaçar adet erzak alacağını, ne zaman dönebileceklerini ve dönüşe en iyi nasıl hazırlanacaklarını tartıştılar. Balıkçılardan birinin rıhtım üzerinde bağırmasıyla sözleri yarıda kaldı.

“Bir tekne geliyor!”

Ulliah ve Baynarah, misafir varmış gibi onu karşıladı. Tapınak rahibelerinin cüppelerinden giymiş genç bir kadındı. Küçük teknesini demirlediği gibi Baynarah, onun bu kadar güzel ve garip bir şekilde tanıdık görünüşüne hayretle baktı.

“Gorne’a hoş geldiniz,” dedi Baynarah. “Ben Indoril-Baynarah ve bu da teyzem Indoril-Ulliah. Daha önce tanışmış mıydık?”

“Sanmıyorum, serjo,” dedi kadın başını sallayarak. “Kuzeniniz Indoril-Tay’den haber alıp almadığınızı öğrenmek için Tapınak tarafından gönderildim. Birkaç gündür derslerine girmiyor, rahipler endişelendi.”

“Ah, haber yollamalıydık,” dedi Ulliah huysuzlanarak. “Buraya birkaç gün önce geldi, az kalsın boğuluyordu. Şimdi iyi. Size eve kadar eşlik etmemize izin verin.”

“Tay şimdi istirahat ediyor, rahatsız edilmemesini söyledim,” diye kekeledi Baynarah. “Aslında korkunç bir hareket ama teyzemle bir dakikalığına konuşmalıyım. Bizi evde beklemenizi rica etsem çok ayıp olur mu? Tepeye doğru çıkan patikayı takip edip çimenliği geçmeniz yeterli.”

Rahibe alçakgönüllülükle başını salladı ve yürümeye başladı. Ulliah mahcup olmuştu.

“Tapınak temsilcisine bu şekilde davranılmayacağını iyi biliyorsun,” diye tersledi. “Kuzenine bakmaktan tüm nezaketini kaybedecek kadar bitkin düşmüş olamazsın.”

“Ulliah Teyze,” diye fısıldadı Baynarah, kadını balıkçıların kulaklarından uzaklaştırarak. “Tay gerçekten benim kuzenim mi? Kendisinin… Dagoth Hanesi’nden olduğuna inanıyor.”

Ulliah bir dakikalığına durdu. “Doğru. Savaş sırasında yalnızca bebektiniz, nasıl olduğunu bilemezsiniz. Morrowind’in harap olmamış bir kısmı bile yoktu. Burada, adada bile mücadele vardı. Sen, Tay ve zavallı küçük Vaster’ın yıllar önce keşfettiği yanık enkaz yığınını hatırlıyor musun? Onlar, savaştan kalma kalıntılardı. Ve Savaş sonrası, lanetli Hane nihayet yenildiğinde, tek suçları kötü bir ailenin içerisinde doğmak olan küçük, masum yetimleri gördük. Ordularımızda Dagoth Hanesi’nin mirasını tamamen yok etmek isteyen başka Hanelerden güçler olduğunu itiraf etmeliyim. Ama yine de en sonunda şefkat galip geldi ve Altıncı Hane’nin çocukları diğer beşinin arasına alındı. Böylece savaşın yanında barışı da kazandığımızı düşündük.”

“Tanrı, Ana ve Büyücü aşkına, eğer Tay’in inandıkları doğruysa barış falan yok demektir,” titredi Baynarah.

“Atalarının Şarkı söyleyerek onu yönlendirdiklerini ve ikisi bizim hanemizden üç kişiyi öldürmeye zorladığını iddia ediyor. Kuzen Kalkorith ve… küçüklüğünde… Vaster’ı.”

Ulliah elleriyle ağlamaklı yüzünü kapadı, tek bir kelime edemedi.

“Ve bu sadece bir başlangıç,” dedi Baynarah. “Şarkı hâlâ ona sesleniyor. Bunu bilen ve Altıncı Hane’yi yeniden canlandırmasında ona yardım edecek başka kişilerin de olduğunu söyledi. Kız kardeşi…”

“Bu korkunç bir rüya olmalı,” diye mırıldandı Ulliah. Baynarah’ın bakışlarının rıhtımdan eve doğru giden patikaya kaydığını fark etti. “Yeğenim, ne düşünüyorsun?”

“Rahibe bize adını söyledi mi?”

İki kadın muhafızları çağırarak patikayı koşmaya başladılar. Hanenin hanımlarını daha önce bu halde hiç görmemiş balıkçılar, kanca ve kılıçlarını cesurca çekerek onları hızla takip ettiler.

Sandil Evi’nin ön kapısı sonuna kadar açıktı, cesetlerin ilki içeriye yakın bir yerde yatıyordu. İçeriye doğru ev adeta mezbahaya dönmüş, duvarlar taze kanla boyanmıştı. Triffith Amca’nın uşağı Aner’in bağırsakları hasar almıştı ancak hâlâ bir bardak flin ile akşamüstünün keyfini çıkarır vaziyette fuaye masasında oturuyordu. Oda hizmetçilerinden Leryne’nin temiz çarşafları merdivenlerden çıkarırken başı kesilmişti. Koruma ve kölelerin cesetleri, tıpkı dökülmüş yapraklar gibi tüm salona dağılmıştı. Baynarah merdivenlerin başında Hillima’yı gördüğünde hıçkırıklarını susturmak zorunda kaldı. Kırık, oyuncak bir bebek gibi yerde yatıyordu; dar penceredeki çıkıntıya çıkmaya çalışırken öldürülmüştü.

Herkes susmuştu. Kan ile yıkanmış evin içinde yürürken ne Baynarah, ne Ulliah Teyze, ne de balıkçılar, hiç kimse konuşmuyordu. Tay’in istirahat odasına girdiler; kapı kırılarak açılmıştı ve içeride kimse yoktu. Koridorun aşağısında kalan Baynarah’ın odasından gelen ayak seslerini duyduklarında yavaş yavaş, dikkatle ve içlerindeki büyük korkuyla sese yaklaştılar.

Rıhtımdan gelen rahibe yatağın önünde duruyordu. Elinde, Baynarah’ın Tay’in elinden aldığı gümüş yüzüğü tutuyordu. Diğer elinde ise cüppesinden sıçrayan kanların sahibi, vahşet saçan uzun ve kavisli bir bıçak vardı. Artık yalnız olmadığını gördüğünde sevimli sevimli gülümsedi.

“Acra, Tay’in mektuplarda anlattığı görüntünü tanımam gerekirdi,” dedi Baynarah en istikrarlı ses tonuyla.

“Kuzenim nerede?”

“Bana Dagoth-Acra denilmesini tercih ederim,” diye yanıtladı. “Sahte kuzenin, öz kardeşim, kaderindekileri gerçekleştirmek için çoktan gitti. Burada olup ona veda edemediğin için çok üzgünüm.”

Baynarah’ın gözleri öfkeyle parıldadı. Ellerinde silahlarını hazır tutan balıkçılara işaret etti. “Parçalayın şunu.”

“Altıncı Hane yeniden yükselecek ve Dagoth-Tython bize önderlik edecek!” dedi Acra kahkahayla. Geri Çağırma işareti yapıp bir hayalet gibi ortadan kaybolduğunda sözleri hâlâ odada yankılanıyordu.

Kitap VI

Her yere uzanan Indoranyon kalesinin muhteşem çevresi, batan güneşin ışığında kırmızıya bürünmüştü. Komutan Jasrat, kafileyi güneybatıya yönlendirirken, bir yandan güneşin ufukta yavaş yavaş kayboluşunu izliyordu. Bir gece operasyonunun başında olmak, onun için ilginç bir deneyim olsa da, önceden yüzleştiği şeylerden daha tuhaf denemezdi. Sadece yetmiş yaşındaydı ve bir Bosmer için pek de yaşlı sayılmazdı; yine de kendini başka bir döneme ait gibi hissetmiyor değildi.

Tüm hayatını Vvardenfell’in doğu topraklarında geçirmişti. Her orman, çayır, Kızıl Dağ ve Hayaletler Denizi arasındaki tüm küçük köyler onun evi gibiydi. Ancak şimdi, her şey farklıydı; patlamadan ve Güneş’in Ölümü yılından beri nasıl bir dünyaya tıkıldığını fark edememişti. Bu, gece seyahatlerini daha güvenilmez kılmışsa da, almaya değecek bir risk idi.

Çorakbatak aniden ortaya çıktı. Keskin görüşlü keşif eri onu daha önceden görmeyip, sinyali vermemiş olsaydı, tüm kafile bütün olarak yutulabilirdi. Jasrat küfretti. Harita üzerinde yoktu ve bu, onları şaşkına çevirmişti.

İsimsiz toprak fazlasıyla zarar görmüş, herkesin görebileceği kadar büyük şekilde yarılmıştı. Komutan seçenekleri sundu. Grubu güneydoğuya, Tel Aruhn’a doğru götürebilir, sonra da batıya doğru bir yol çizebilirdi. Haritasına göz gezdirirken, uzaklarda parlayan bir kamp ateşini fark etti. Teğmenlerin eşliğinde, Kültopraklı kadın ve erkeği soruşturmak adına guar’ını öne sürdü Jasrat.

“Burası artık sizin diyarınız değil,” diye bağırdı. “Bu toprakların artık Hane’ye ait Tapınak tarafından yönetildiğini bilmiyor musunuz?”

Çift, kem küm ederek, tepe ve çorakbatağın arasındaki dar yükseltiye doğru sessizce yürümeye başladı. Jasrat, onları birden geri çağırdı.

“Yarık toprağı geçebileceğimiz bir yol biliyor musunuz?” diye sordu. Başlarını salladılar, hâlâ yere bakıyorlardı. Jasrat kafileye işaret verdi. “Yolu siz göstereceksiniz o zaman.”

O kadar dolambaçlı, aldatıcı yollardan geçiyorlardı ki, neredeyse guarlar bile zorlanıyordu. Sürücülerin çorakbataktan korunmak için asıldıkları yük arabaları gıcırdıyordu. Kültopraklı kadın ve adam, kafileye yön verirken, birbirlerine fısıldıyorlardı.

“Siz ne mırıldanıyorsunuz öyle, n’wah?” diye bağırdı Jasrat.

Adam arkasını dönmedi. “Kız kardeşim ve ben, Dagoth isyanı hakkında konuşuyorduk; düzgün bir yoldan gitmek yerine çorakbataktan geçmeyi seçmeniz sebebiyle, sizin Falensarano’daki kaleye cephane taşıdığınızı düşünüyorum.”

“Biliyordum,” diye güldü Jasrat. “Siz Kültopraklılar Hane ve Tapınak arasında sorun çıktı mı hemen umutlanıyorsunuz. Tadınızı kaçırmak hoşuma gitmiyor, ancak bahsettiğin bir isyan sayılmaz. Yalnızca küçük bir… tatsızlık. Kardeşine söyle bunu.”

Ağır ağır ilerledikçe, dar tepe daha da sivrilmeye başladı. Kültopraklılar tepede, Güneş’in Ölümü’nden bile önce lavların bıraktığı, hafif pürüzlü, derin bir çatlak buldular. Kafile oraya yönelirken; Komutan Jasrat, bir türlü kavrayamadığı diyarda belli belirsiz geçen yirmi yıl sonrası, yaşlı içgüdüsünde bir sancı hissetti. Burası, diye düşündü kendi kendine, pusu kurmak için harika bir yer.

“Kültopraklı, ne kadar yakınız?” diye bağırdı.

“Vardık,” dedi Dagoth-Tython, işaret vererek.

Saldırı, en baştan planlandığı gibi, dakikalar içerisinde sona erdi. Hane muhafızlarından en sonuncusunun bedeni çorakbatağın içine gömüldüğünde, kafilenin stoğu ortaya yayılmıştı. Umduklarından da iyiydi, isyan için gerekli hemen hemen her şey vardı. Daedra kılıçları, onlarca zırh takımı, abanoz oklar ve haftalarca yetecek kadar erzak.

“Kampa önden git,” diye gülümsedi Tython kız kardeşine. “Ben gruba yol göstereceğim. Birkaç saat içerisinde oraya varırız.”

Acra tutkuyla öptü onu ve Geri Çağırma işaretini yaptı. Bir anda, çadırına geri döndü; çadır tıpkı bıraktığı gibiydi. Şarkı’nın uğultusunda, eski püskü Kültopraklı kıyafetlerini çıkardı ve sandığından uygun şeffaflıkta bir elbise seçti. Kesinlikle Tython’un, döndüğünde onun üzerinde isteyeceği türden bir kıyafetti.

“Muorasa!” Hizmetçisini çağırdı. “Askerleri bir araya topla! Yakında, Tython ve diğerleri ihtiyacımız olan tüm silah ve erzakla gelecek!”

“Muorasa seni duyamaz,” dedi Acra’nın haftalardır duymadığı bir ses. Yüzündeki tüm şaşkınlığı ustalıkla gizleyerek arkasını döndü. Bu gerçekten Indoril-Baynarah’tı, ancak Sandil Evi’ndeki katliamda bıraktığı transa geçmiş gibi titreyen canavar değildi. Bu kadın, alaycı bir güvenle konuşan, zırh kuşanmış bir savaşçıydı. “Yapabilecek olsa dahi, askerleri bir araya toplayamaz. Belki silahın ve erzağın olabilir, Acra, ancak geride silahlandırıp besleyecek kimsen kalmadı.”

Dagoth-Acra Geri Çağırma işaretini yaptı, ancak hiçbir şey olmadı.

“Çadırın içerisinde gürlediğini duyduğumuz an, cenk büyücülerim, efsun kullanımını engelledi,” diye sırıtı Baynarah, çadırı açarak bir düzine Hane askerini içeri davet ederken. “Hiçbir yere gitmiyorsun.”

“Kardeşimin senin tuzağına düşeceğini düşünüyorsan, Şarkı’ya olan bağlılığını hafife alıyorsun,” dedi Acra alayla. “O, ona bilmesi gereken her şeyi söyler. Onu, artık Şarkı’ya karşı gelmemeye, onun yolunu izlemeye ve Şarkı’nın bizi nihai zafere götürmesine izin vermeye ikna ettim.”

“Onu senden çok daha uzun süredir ve çok daha iyi tanıyorum,” dedi Baynarah soğukça. “Şimdi, Şarkı’nın size ne söylediğini duymak istiyorum. Tay’ı nerede bulabileceğimi öğrenmek istiyorum.”

“Tython, leydim,” diye düzeltti Acra. “Artık Hanenizin ve Tapınağınızın yalanlarının kölesi değil. Bana istediğin kadar işkence edebilirsin, ama sana yemin ediyorum ki, onu tekrar göreceğin zaman, bu, kendi istediği için olacak, sen istedin diye değil. Ve o gün, öleceğin gündür.”

“Endişe etmeyin, serjo,” Baynarah’ın şövalyesi ona göz kırparak. “Herkes işkenceyle dilini çözmeyeceğini söyler, ancak herkesinki çözülür.”

Baynarah çadırdan çıktı. Bütün bunlar savaşın bir parçasıydı, bunu anlıyordu, ancak buna tanık olmaktan keyif almıyordu. Hane askerleri, isyancıların cesetlerini imha ederken izleyememişti bile. Katliamdan katliama, Tython ve Acra’yı takip ettikleri onca haftadan sonra, kan görmeye alışacağını umuyordu. Şimdi ise, cesetlerin düşmanlarına ait olması bir şey değiştirmemişti. Ölü, hâlâ ölüydü.

Şövalyesi geldiğinde, çadırına gireli sadece birkaç dakika olmuştu.

“Göründüğü kadar zor biri değil, şu kadın,” diye sırıttı. “Hatta tek yaptığım ona soruları güzelce sormak ve karnına hançerimi doğrultmaktı, her şeyi zırlayarak anlattı. Çok da şaşırtıcı değil. Hızlı dökülenler, hep büyük konuşanlar oluyor. Yıllar öncesindeki bir çifti hatırlıyorum, hatta sen bile doğmamıştın—”

“Garuan, ne söyledi?” diye sordu Baynarah.

“Şarkı, her ne ise, kardeşine kendisinin yakalandığını ve kampa dönmemesi gerektiğini söyledi,” diye yanıtladı şövalye, büyüleyici hikâyesinin bölünmesinden rahatsız olduğunu belli ederek. “Yanında yarım düzine Mer var ve Savaş’ta Indoril ordusunu yöneten dostumu öldürmeye gidiyorlar. General Indoril-Triffith.”

“Triffith Amca,” dedi Baynarah yutkunarak. “Nerede şimdi?”

“Emin değilim, serjo. Biliyor mu diye kıza sormamı ister misiniz?”

“Seninle geleceğim,” dedi Baynarah. Acra’nın çadırına doğru yürürlerken, alarm sesleri duyuldu. Durum, onlar bölgeye gelmeden önce netleşmişti. Üç muhafız ölmüş ve bir mahkûm kaçmıştı.

“İlginç bir kadın,” dedi Garuan. “Zayıf bir yürek ama güçlü bir beden. General Indoril-Triffith’e uyarı yollayalım mı?”

“Eğer nerede olduğunu zamanında bulabilirsek,” dedi Baynarah.

Kitap VII

Triffith, Barysimayn siperlerinin üzerinde duruyor ve volkanı düşünüyordu. Şairlerin kullandığı metaforlar, tadını kaçırmaya yetiyordu. Kanımsı lavıyla iltihaplanmış bir yara. Dumandan tacıyla beraber, Kül Kralı da denebilirdi. Ve yine de, hiçbir şey bu dağın kudretine yakışmıyordu. Kızıl Dağ, kaleden kilometrelerce uzakta olmasına rağmen, tüm ufku dolduruyordu.

Kendini önemsiz hissetmeden önce, nasılsa, birinin adını söylediğini duydu. Dağa kıyasla önemsiz olmasına rağmen, onu teselli ediyordu. Sonuçta hâlâ belli bir güce ve nüfuza sahipti.

“General Indoril-Triffith,” dedi Komutan Rael. “Doğu kapısında sorun var.”

Sorun, bir çatışmadan fazlası değildi. Belki de shein ile sarhoş olmuş bir Kültopraklı, arka kapıda Hane muhafızlarıyla kavga başlatmıştı. Onu uzaklaştırmaya çalışırlarken, kuzenleri de ona katıldı; az sonra Kültopraklılar altı kişi olmuş ve hep beraber Triffith’in bir düzine muhafızıyla kavgaya tutuşmuşlardı. Eğer n’wahlar iyi silahlanmış olmasalardı, kavga daha başlamadan bitmiş olabilirdi. Öyle de oldu, General oraya daha fazla muhafızla geldiğinde, iki Kültopraklı ölmüş ve diğerleri tüymüştü.

“Beyinlerindeki duman,” dedi Rael omuz silkerek. “Onları delirtiyor.”

Triffith merdivenlerden çıktı ve akşam yemeği için giyinmeye, odasına döndü. General Redoran-Vorilk ve Danışman Hlaalu-Nothoc, Tapınağın Morrowind’deki Hane topraklarını yeniden organize etme planlarını tartışmak adına kısa bir süre sonra burada olacaktı. Matemhisar’ın adı değiştirilerek Almalexia yapılacaktı. Vivec’in onuruna yeni bir şehir kurulacaktı, ama kimin altınıyla? Başını ağrıtıyordu. Çok fazla detay vardı; tartışmayla, tehditlerle ve tavizlerle geçecek uzun bir gece vardı önünde.

General’in aklı öyle doluydu ki, Hane cüppelerini neredeyse ters giyecekti. Goblenin arkasından sıvışan gölgeyi de fark etmedi ve yatakodasının kapısını kapadı. Bir şeyin düşmesiyle, arkasına döndü Triffith.

“Ben arka kapıdaki kavgayla uğraşırken içeri sızdın demek. Çok akıllıca, Tay,” dedi açıkça. “Yoksa şu sıralar kendine Dagoth-Tython mu diyorsun?”

“Tüm isimlerimi bilmelisin,” dedi genç adam kılıcını kınından çıkarıp, hırlayarak. “Sen ailemi yok edip kabilemi dağıtmadan önce Tython’dum. Beni kendi Hane’ne getirip, kendi atalarıma karşı beni zehirlerken ise Tay oldum. Şimdi ise, intikam diyebilirsin bana.”

Biri kapıyı çaldı. Ne Tython ne de Triffith, gözlerini birbirinden ayırmadı. Kapı daha da hızlı ve sert çalınmaya başladı.

“General Indoril-Triffith, iyi misiniz? Ters giden bir şey mi var?”

“Eğer beni öldüreceksen, çocuk, çabuk olsan iyi edersin,” diye homurdandı Triffith. “İki dakika içinde adamlarım kapıyı kıracaklar.”

“Bana ne yapacağımı söyleme, ‘Amca’,” Tython başını salladı. “Bana emir veren, atalarımın Şarkısı’dır. Bana, babamı öldürmeden önce onu hayatı için yalvarttığını söylüyor, ben de aynısını yapmanı istiyorum.”

“Eğer ataların her şeyi biliyorsa,” gülümsedi Triffith. “Neden hepsi ölü?”

Tython boğazından insanlık dışı bir ses çıkardı ve ilerledi. Kapı, vurulmanın etkisiyle yamulmaya başlamıştı ancak çok sağlam ve güvenlikliydi. Kapıya vurulan darbeler aniden durdu. Gürültünün yerini, tanıdık bir ses aldı.

“Tay,” dedi Baynarah. “Beni dinle.”

Tython sırıttı. “Amcanın değersiz yaşamı adına yalvarmasını dinlemek için tam zamanında geldin, ‘kuzen’. Gecikirsin diye korkuyordum. Duyacağın bir sonraki ses, Hanemi esir eden adamın ölüm çığlıkları olacak.”

“Seni esir eden Şarkı, Triffith Amca değil. Ona güvenemezsin. Seni zehirliyor. İlk önce seni yaşlı, deli bir kadına manipüle ettirdi, şimdi de sana kardeşin olduğunu söyleyen şeytani cadı Acra’ya.”

Tython kılıcının ucunu generalin boğazına bastırdı. Yaşlı adam gerilediği gibi, Tython ilerledi. Gözleri, kılıcı tutan kolunda gezindi. Dagoth’un gümüş yüzüğü, pencereden görünen volkanın kırmızı ışığını yansıtıyordu.

“Tay, lütfen artık kimseyi incitme. Lütfen. Bir dakikalığına Şarkı’yı değil, beni dinlersen, neyin doğru olduğunu anlayacaksın. Seni seviyorum.” Baynarah, sesini açık ve sakin tutmak için hıçkırıklarını bastırdı. Arkasındaki merdivenlerde bir gürültü oldu. Generalin muhafızı sonunda, elinde koçbaşı ile gelmişti.

Kapı parçalandı ve iki vuruşta açılıverdi. General Indoril-Triffith boynunu tutuyor, pencereden dışarı bakıyordu.

“Amca! İyi misin?” Baynarah ona doğru koştu. Başını yavaşça salladı ve elini kaldırdı. Boynunda çizikten fazlası yoktu.

“Tay nerede?”

“Pencereden atladı,” dedi Triffith, volkana doğru bir guar süren, uzaktaki gölgeyi işaret ederek. “Kendini öldüreceğini düşündüm ama kaçtı.”

“Onu yakalayacağız, serjo general,” dedi Komutan Rael, muhafızları çağırarak. Baynarah onların gidişini izledi, hızlıca amcasını öptü ve avludaki guarına doğru koştu.

Tay’ın vücudu, Kızıl Dağ’ın zirvesine doğru yaklaştıkça terden sırılsıklam oluyordu. Guar nefes nefese kalmıştı, yavaşlamıştı ve zar zor ilerliyor, sıcaklık konusunda mızmızlanıyordu. Sonunda, hayvandan indi ve neredeyse dik olan yüzeye tırmanmaya başladı. Volkandan aşağı süzülen kül uçuşuyor, gözlerini yakıyordu. Yarı kör halde, Şarkı’nın inatçı ve gürültülü notalarını görmezden gelmek zordu.

Birkaç metrede bir uzakta akışkan kızıl lavın oluşturduğu kristaller artıyordu, Tay’ın derisi yanmaya ve su toplamaya başlamıştı. Arkasını döndüğünde, dumanı yaran bir siluet gördü: Baynarah.

“Ne yapıyorsun, Tay?” diye ağladı volkanın uğultusunu bastırarak. “Sana Şarkı’yı dinlememeni söylemedim mi?”

“İlk kez, Şarkı ve ben aynı şeyleri istiyoruz!” diye bağırdı. “Beni affetmeni isteyemem senden, ama lütfen unutmaya çalış!”

Kendini yukarı çekip Baynarah’ın görüş alanından çıktı. Adını bağırıyordu kız, açık kratere yaklaştığını anlayana dek kayalara tırmandı. Kaynar gaz dalgalarıyla yıkandı, nefes nefese dizlerinin üstüne çöktü. Dalgalanan pis havanın içerisinden, volkanın ağzında duran Tay’ı gördü. Alevler, kıyafetlerini ve saçlarını eritmişti. Tay, bir anlığına ona döndü ve gülümsedi.

Ve atladı.

Baynarah, uzun, çıkıntılı volkandan aşağıya tırmanırken, şok içerisindeydi. Yapacağı projeleri düşünmeye başladı. Gorne’daki evinde toplanacak Haneler için depoda yeterli erzak var mıydı? Danışmanlar belki haftalar, hatta aylar boyu orada kalacaktı. Yapılacak çok iş vardı.

Yavaşça, aşağıya inerken, unutmaya başlamıştı. Bu son değildi, başlangıçtı.

Dagoth-Acra, volkanın kenarında dayanabildiğince durdu; küller, gözlerini yakıyordu, vücudu sıcaklıktan sırılsıklamdı. Her şeyi izleyip, gülümsedi. Yerde, Dagoth Hanesinin mührü gümüş yüzük duruyordu. Tython o kadar terlemişti ki, parmaklarından kayıp gitmişti. Acra, yüzüğü aldı ve kendi parmağına taktı.

Karnına dokunduğunda, Morrowind’deki Zehrin Şarkısı’nın yeni nakaratlarının başladığını duydu.