Kütüphane

İlk Çağın Son Yılı 2920

2920 yılının Ocak ayı: Almalexia'nın rüyaları ve Morrowind'de savaşın eşiği.


Ocak

1 Ocak, 2920
Mournhold, Morrowind

Almalexia ipek yatağında uzanmış rüya görüyordu. Güneş ışığı pencereden uzanarak odasının taze renklerini ve ahşap malzemelerini süt beyazı bir ışıkla aydınlatana dek uyanmadı. Kan ve kutlamalarla dolu rüyalarının aksine etraf şaşırtıcı derecede sessiz ve sakindi. Bir süreliğine tavana bakarak gördüğü rüyaları düşündü.

Sarayın arka bahçesinde kış sabahının ayazını buharla karşılayan sıcak bir havuz vardı. Elini sallar sallamaz buhar kayboldu ve biricik sevgilisi Vivec’i kuzey ile ilgili çalışmasını yaparken gördü. Hemen konuşmak istemedi: Her sabah yaptığı gibi şiir yazıyor ve kırmızı sabahlığının içinde o kadar yakışıklı görünüyordu ki…

“Vivec” dedi kadın. Vivec yüzünde koca bir gülümsemeyle çok uzaklardan gülümsercesine ona baktı. “Savaşın sonu hakkında bir rüya gördüm.”

“Seksen yıl sonra hiç kimsenin bir son hayal edeceğini sanmıyorum.” dedi Vivec gülümseyerek. Fakat sonradan ciddileşti. Almalexia’nın kehanetlerine güveniyordu. “Kim kazanacak peki? Morrowind mi yoksa Cyrodiil İmparatorluğu mu?”

Kadın “Morrowind’de Sotha Sil olmadan kaybederiz.” diye cevap verdi.

“İstihbaratım İmparatorluk’un bize en geç Mart ayında kuzeyden saldıracağını söylüyor. Artaeum’a gidip onu dönmesi konusunda ikna eder misin?

Kadın sadece “Bugün gideceğim.” diye cevap verdi.

 

4 Ocak, 2920
Gideon, Black Marsh

İmparatoriçe hücresini arşınlıyordu. Yazın sadece penceresinin kenarında oturup onu serinleten kokuşmuş bataklık rüzgarına şükrediyordu fakat kış mevsimi onu yormuştu. Oda boyunca uzanan Saray Avlusu’ndaki bir dansı betimleyen ve henüz tamamlanmamış olan kilim onunla dalga geçiyor gibiydi. Kilimi çerçevesinden söktüğü gibi parçalara ayırdı. Parçalar yere düşmüştü.

Daha sonradan bu yaptığı gereksiz isyan hareketine güldü. Parçaladığı kısımları dikecek ve daha binlercesini örecek zamanı vardı. İmparator onu yedi yıl önce Giovesse kalesine kilitlemişti veya kadın ya da kendisi ölene dek onu salmaya niyeti yoktu.

İçini çekerek şövalyesi Zuuk’u çağırmak için çanı çaldı. Birkaç dakika içinde şövalye kapıda belirmişti. Üzerinde bir İmparatorluk Muhafızı’na yakışan bir üniforma vardı. Black Marsh’ın Kothringi yerlileri genelde çıplak dolaşmayı tercih ederdi. Fakat Zuuk modaya uymuştu. Gümüş teni zorlukla seçiliyor, sadece yüzü, boynu ve elleri görülüyordu.

“Majesteleri.” dedi elinde bir yayla.

“Zuuk.” dedi İmparatoriçe Tavia “Canım sıkıldı. Bugün kocama suikast düzenleme yöntemlerini konuşalım mı?”

14 Ocak, 2920
İmparatoruk Şehri, Cyrodiil

Güney Rüzgarı Kandili’nin geldiğini belirten çan sesleri İmparatorluk Şehri’nin bahçe ve geniş caddelerindeki herkesi tapınağa çağırıyordu. İmparator III. Reman her zaman Tek Tanrı Tapınağı’na giderdi. Yerine geçecek olan oğlu Prens Juilek her dini tatili farklı bir tapınakta kutlamayı daha siyasi bir hareket olarak görüyordu. O da bu yıl Mara’nın Cömertliği katedraline gitmişti.

Bu katedralde yapılan ayin kısaydı ancak İmparator yine de sarayına dönene kadar öğleni geçmişti. Arena savaşçıları törenin başlamasını o zamana dek sabırsızlıkla bekliyorlardı. Kalabalığın ise keyfi yerindeydi. Hükümdar Versidue-Shaie Khajiit akrobatlardan oluşan bir gösteri ayarlamıştı.

“Sizin dininiz benimkinden çok daha usturuplu.” dedi İmparator özür diler bir sesle. “İlk oyun hangisi?”

“İki yetenekli savaşçı arasında teke tek bir dövüş.” diye cevap verdi Hükümdar. Yıpranmış derisi ayağa kalkarken güneşte net bir şekilde gözüküyordu. “Silahlanmak onların kültürüne çok uygun.”

“Kulağa hoş geliyor.” dedi İmparator ve ellerini çırptı. “Oyunlar başlasın!”

Kalabalığın kükremeleri ile iki savaşçının arenaya girdiğini gören İmparator III. Reman, bu karşılaşmaya aylar önce karar verdiğini fakat bunu sonradan unutmuş olduğunu fark etti. Savaşçılardan biri fildişi sarısı renginde parıldayan yılan derisiyle katana ve kılıcını aldatıcı bir şekilde zayıf görünen kollarıyla kaldıran Hükümdar’ın oğlu Savirien-Chorak’tı. Diğeri ise abanoz renkli bir vahşi Ork miğferi, kalkan ve belinden aşağı sarkan uzun bir kılıç kuşanmış ve İmparator’un oğlu olan Prince Juilek’ti.

“Bu çok heyecanlı bir mücadele olacak.” diye tısladı Hükümdar dişlerini göstererek. “Akavir’de böyle bir Cyrodiil dövüşü gördüm mü bilmiyorum. Mücadeleler genelde hep ordular arasında. Nihayet hangi yöntemin daha iyi olduğunu anlayabileceğiz — Senin halkının yaptığı gibi kılıçlardan korunmak için yapılan zırhlar mı yoksa benim halkımın yaptığı gibi zırhları parçalamak için yapılan kılıçlar mı?”

Kalabalığın arasına dağılmış birkaç Akavir müsteşarı ve Hükümdar’ın kendisi dışında hiç kimse Savirien-Chorak’ın kazanmasını istemiyordu. Ancak kendilerini adamın zarif hareketlerine hayran olmaktan alıkoyamıyorlardı. Kılıçla arkasındaki kuyruğuna benzercesine kollarından çıkan vücudunun birer parçaları gibiydi. Genç yılan adam taklalar atıp arenanın ortasında saldırı konumuna geçerek karşılaşmadaki dengeyi sağladı. Prens ise daha az etkileyici ve geleneksel bir yöntemi seçerek yavaşça ileri doğru yürüdü.

İki rakip birbirlerine doğru saldırıya geçtiğinde kalabalık zevkle bağırmaya başladı. Akavir Prens’in etrafında dönen bir ay gibiydi, rakibine arkasından bir darbe indirmek için rahatça omuzunun üzerinden atladı. Fakat Prens kalkanıyla darbeyi savuşturmak için hemen arkasını döndü. Prens’in karşı saldırısı havada asılı kaldı. Rakibi çoktan kendini yere atmış, prensin ayaklarını makaslamıştı. Prens büyük bir gürültüyle yere düştü.

Savirien-Chorak her hamlesini kalkanıyla savuran rakibinin üzerine yağmur gibi indiriyor, demir ve hava eriyip birbirine karışıyordu.

“Bizim kültürümüzde kalkan yoktur.” diye söylendi Versidue-Shaie İmparator’a. “Oğluma biraz garip geldi galiba. Bizim ülkemizde saldırıdan kaçmak için kenara çekilirsin.”

Savirien-Chorak sersemletici saldırılarının bir yenisine başlamak için geriye doğru çekilirken Prens, Chorak’ın kuyruğunu tekmeleyerek geçici olarak geri çekilmesine neden oldu. Chorak hemen kendini toparladı fakat Prens de çoktan ayağa kalkmıştı. Birbirlerinin etrafında daireler çiziyorlardı, ta ki yılan adam elindeki katanayı kavisli bir şekilde kaldırarak Prens’in üstüne atılana kadar. Prens rakibinin hamlesini gördü ve katanayı uzun kılıcıyla, adamın diğer kılıcını da kalkanıyla engelledi. Kılıç metalin içine gömüldü ve Savirien-Chorak en sonunda dengesini kaybetti.

Prens’in uzun kılıcı Akavir’in göğsünü biçti ve Akavir bir anda duyduğu acının büyüklüğünden dolayı iki silahını birden attı. Bir anda her şey bitmişti. Savirien-Chorak gırtlağında Prens’in uzun kılıcıyla kumun üzerinde bekliyordu.

“Oyun bitti!” diye bağırdı İmparator. Arenadan yükselen alkışlardan sesi zar zor duyuluyordu.

Prens gülümseyerek Savirien-Chorak’ı ayağa kaldırıp bir şifacıya götürdü. İmparator teselli edercesine Hükümdar’nin sırtına vurdu. Halbuki dövüş başladığında oğlunun kazanacağını pek düşünmüyordu.

“İyi bir savaşçı olacak” dedi Versidue-Shaie. “Ve yüce bir imparator.”

“Unutma.” dedi İmparator gülerek. “Siz Cyrodiilli’lerin havalı hareketleri var fakat saldırılarımızdan tek bir tanesi size denk geldiğinde dövüş bitiyor.”

“Oh, elbette unutmayacağım,” diye başını salladı Hükümdar.

Reman müsabakaların geri kalanı boyunca hep bu sözü düşündü ve oyunlardan pek zevk almadı. Kral da İmparatoriçe gibi bir düşman olabilir miydi? Dikkatli olsa iyi olurdu.

21 Ocak, 2920
Mournhold, Morrowind

“Neden sana aldığım yeşil sabahlığı giymiyorsun?” diye sordu Mournhold Dükü. Genç kadının üstünü giyinmesini izliyordu.

“Üzerime olmuyor.” diye gülümsedi Turala. “Ve biliyorsun kırmızıyı seviyorum.”

“Çünkü şişmanlıyorsun.” dedi kahkaha atarak Dük. Bir yandan kadını yatağa doğru çekerken bir yandan da göbek deliğini ve göğüslerini öpüyordu. Kadın kıkırdayarak güldü fakat yine de kırmızı kaftanını giyerek geri çekildi.

“Gerçek bir kadının olması gerektiği gibiyim.” dedi Turala. “Seni yarın görecek miyim?”

“Hayır.” dedi Dük. “Yarın Vivec’i eğlendirmeliyim ve ertesi gün de Ebonheart Dükü geliyor. Almalexia’nın siyasi yeteneklerinin değerini o gidene dek fark etmedim biliyor musun?”

“Benim için de aynı şey geçerli.” dedi Turala. “Benim değerimi de anca ben gittikten sonra anlarsın.”

“Hiç de bile!” diye pofurdadı Dük. “Sen her zaman takdire şayansın.”

Turala gitmeden önce Dük’ün kendisini son bir kez daha öpmesine izin verdi. Dük’ün söylediklerini düşünüyordu. Acaba kilo almasının nedeninin karnındaki çocuğu olduğunu bilse onu yine takdire şayan görür müydü? Onunla evlenir miydi?

Şubat

3 Şubat, 2920
Summerset, Artaeum

Sotha Sil yeni adayların birer birer palmiye ağacının yüksek dallarından topladıkları çiçek ve meyveleri yere bırakmadan önce nasıl da her seferinde farklı bir zarafetle süzüldüklerini izledi. Güne olan hayranlığını göstermek için başını sallamadan önce biraz bekledi. Syrabane’nin kadim zamanlarda poz verdiği söylenen daha yeni badanalanmış heykeli körfeze bakan en yüksek uçurumun en uç noktasındaydı. Solgun mor menekşe yaprakları nazik meltemin dokunuşuyla bir ileri bir geri gidiyordu. İleride ise okyanus, Artaeum ve büyük Summerset adasını ayıran sisli sınır görünüyordu.

“Olgun ve büyükleri makbuldür.” dedi adam son öğrenci de elindeki meyveyi sepete koyarken. Elini bir kez sallamasıyla meyve ve çiçekler ağaçtaki yerlerine geri dönmüşlerdi. Elini bir kez daha salladı ve tüm öğrenciler büyücünün etrafında yarım daire şeklini aldılar. Adam beyaz cüppesinden liften yapılmış ufak bir top çıkardı.

“Bu nedir?”

Öğrenciler testi anlamışlardı. Testin amacı gizemli eşyaların üzerinde tanımlama büyüsünü uygulamaktı. Her aday gözlerini kapattı ve topu evrensel Gerçeklik boyutunda hayal etmeye başladı. Tüm maddi ve ruhani maddeler gibi topun da negatif bir görüntüsü, ikincil bir türü, benzer varoluş yolları, gerçek anlamı, kozmosta bir şarkısı, uzayın var oluşunda bir dokusu, her zaman var olmuş ve her zaman da var olacak olan bir varoluşçu yüzü gibi eşsiz bir tınısı vardır.

“Bir top.” dedi Welleg adındaki genç Nord. Bu sözü adaylardan kiminin kıkırdamasına fakat birçoğunun, özellikle de Sotha Sil’in kaşlarını çatmasına neden olmuştu.

“Gerçekten aptal olmak istiyorsan en azından biraz da komik ol.” diye söylendi büyücü ve sonra kafası karışmış gibi görünen siyah saçlı genç High Elf kızına sordu “Lilatha, sence bu nedir?”

“Bu bir grom.”dedi Lilatha tereddütle. “K-k-kr-krevinasim’i keşfettikten sonra Meftun’ların yaptığı bir şey. ”

“Karvinasim. Fakat yine de çok iyi.” dedi Sotha Sil. “Şimdi söyle bakalım, bu ne anlama geliyor?”

“Bilmiyorum.” diye itiraf etti Lilatha. Öğrencilerin geri kalanı da katılırcasına başlarını salladılar.

“Cisimleri anlamanın katmanları vardır.” dedi Sotha Sil. “Sıradan birisi nesneye bakar ve düşünme biçimine göre nesneyi zihnine yerleştirir. Fakat kendini Eski Yöntemlerle, yani mistizmdeki Psijic felsefesinde yetiştirmiş olanlar bir nesneyi görür ve o nesneyi asıl amacına yönelik yorumlarlar. Fakat gerçek anlama ulaşmak için bir katmanı daha aşmanız gerekir. Nesnenin gerçek varoluş amacını, kendi gerçekliğini tanımlayıp, bu tanımın üzerinden yorum yapmanız gerekir. Bu durumda; Top, aslında kıtanın kuzey batı taraflarında bir su altı ırkı olan Dreughlar tarafından yapılmış bir gromdur. Hayatlarının tek bir yılında karada gezinmek için Karvinasim’e girerler. Bunu takiben tekrar suya döndüklerinde karada yaşayabilmeleri için yarattıkları organları ya da deriyi yer veya yutarlar. Daha sonra da yuttuklarını bunun gibi toplar şeklinde kusarlar; Grom. Dreugh kusmuğu.”

Öğrenciler topa iğrenerek baktılar. Sotha Sil bu dersi vermeyi çok seviyordu.

4 Şubat, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

“Casuslar.” diye homurdandı İmparator. Küvetinde oturmuş ayağındaki nasıra bakıyordu. “Her tarafımdalar, hainler ve casuslar.”

Metresi Rijja İmparatorun sırtını keseliyordu. Bacaklarını İmparatorun beline dolamıştı. Yılların verdiği deneyimle ne zaman duygusal ne zaman da şehvetli davranması gerektiğini biliyordu. İmparator böyle bir ruh halindeyken yapılacak en iyi şey sakin, rahatlatıcı ve olabildiğince baştan çıkarıcı olmaktı. Ayrıca kendisine doğrudan bir soru sormadıkça ağzını da açmamalıydı.

Tam da o anda bir şey sormuştu: “Birisi Majesteleri’nin ayağına bastığı zaman “Üzgünüm Majesteleri.” derse ne düşünürsün? Sence “Affınıza sığınırım Majesteleri.” daha uygun değil mi? ‘Üzgünüm’ demek tıpkı o serseri Argonyalı’nın “Benim Majestelerim olduğunuz için üzgünüm.” demesi gibi geliyor. Sanki Morrowind ile olan savaşı kaybetmemizi istiyormuş gibi hissettirmesi de cabası.”

“Peki sizi ne daha iyi hissettirir?” diye sordu Rijja. “Onu kamçılatmak ister miydiniz? O sadece sizin de öngördüğünüz gibi Soulrest’in Savaş Reisi. Bu ceza ona nereye bastığına dikkat etmesi gerektiğini öğretirdi.”

“Babam olsa onu kamçılatırdı. Büyük babam ise doğrudan öldürürdü.” diye yeniden homurdandı İmparator. “Fakat birileri bana saygı gösterdiği sürece ayağıma basmaları o kadar da önemli değil. Ayrıca bir de bana karşı kötü planlar kurmadıkça.”

“Birilerine güvenmek zorundasınız.”

“Sadece sana güveniyorum.” diye gülümsedi İmparator ve Rijja’ya bir öpücük vermek için döndü. “Ve oğlum Juilek’e, sanırım, yine de biraz daha dikkatli olmasını tercih ederdim.”

“Peki ya konseyiniz ve Potentane?” diye sordu Rijja.

“Hepsi birer casus ve yılan sürüsünden başka bir şey değil.” dedi kahkahalarla İmparator. Bir kez daha metresini öptü. Sevişmeye başladıklarında kulağına fısıldadı: “Sen yanımda olduğun sürece dünyayı her şekilde yönetebilirim.”

13 Şubat, 2920
Mournhold, Morrowind

Turala şehrin elmaslara süslü kara kapılarının önünde durdu. Rüzgar etrafından haşince esti. Fakat o hiçbir şey hissetmedi.

Biricik metresinin hamile olduğunu duyunca küplere binen Dük kadına bir an önce gözden kaybolmasını emretmişti. Turala defalarca ve tekrar tekrar Dük’ü görmeyi denedi fakat her defasında muhafızlar onu geri çevirdi. En sonunda geldiği yere, ailesine dönerek onlara gerçeği söyledi. Keşke onlara yalan söyleyip bebeğin babasının kim olduğunu bilmediğini söyleseydi. Bir asker, bir maceracı ya da herhangi biri… Fakat onlara babanın Indoril Hanesi’nin Dük’ü olduğunu söylemişti. Redoran Hanesi’nin onurlu birer üyeleri olan ailesi de Turala’nın beklediği gibi yapmak zorunda oldukları şeyi yapmışlardı.

Elinin üzerinde tüm hıçkırıklarına rağmen babasının dağladığı “Sürgün” işareti vardı. Fakat tüm acılardan öte onu en çok inciten Dük’ün acımasızlığı olmuştu. Önce kapıya sonra da kış ayazının dondurduğu topraklara baktı. Çarpık, uyuyan ağaçlar ve kuşların uçmadığı bir gökyüzü. Artık Rüzgartepe’deki kimse onu kabul etmeyecekti. Çok uzaklara gitmeliydi.

Ağır ve kederli adımlarla yolculuğuna başladı.

16 Şubat, 2920
Senchal, Anequina (Günümüzde Elsweyr olarak bilinir)

Kocasının üzgün halini fark eden Kraliçe Hasaama “Canın neye sıkkın?” diye sordu. Sevgililer Günü’nün sonlarına doğru sevinçten havalara uçuyor, balo salonundaki her konukla dans ediyordu. Fakat bu gece erken pes etmişti. Onu gördüğünde yatağına kıvrılmış, kaşları çatıktı.

“Şu lanet olasıca Ozan’ın Polydor ve Eloisa hakkındaki hikayesi ruhumu kararttı.” diye homurdandı. “Neden her şeyi bu kadar kederli anlatmak zorunda?”

“Fakat hikayenin aslı öyle değil mi tatlım? Dünyanın acımasız gerçekliğiyle lanetlenmemişler miydi?”

Gerçeğin ne olduğu umurumda değil. Bu kadar can sıkıcı bir hikaye anlatarak beni bunalttı ve bir daha da hikaye anlatmasına izin vermeyeceğim.” Kral Dro’Zel yatağında doğruldu. Gözleri yaşlarla ıslanmıştı. “Sahi nereli demişlerdi onun için?”

Valenwood’daki Gilverdale’den geliyor diye biliyorum.” dedi Kraliçe. Sarsılmıştı. “Sevgili kocam, ne yapmayı düşünüyorsun ki?”

Kral Dro’Zel tek bir hamleyle kulesinin basamaklarına doğru yönelerek odasından çıktı. Kraliçe Hasaama kocasının ne yapacağını bilseydi onu durdurmayı denemezdi bile. Son zamanlarda iyice dengesizleşmiş, en ufak bir olayda histeri krizlerine girmeye eğilimli olmaya başlamıştı. Fakat hiçbir zaman ne Kral’ın çılgınlığının derinliğinden, ne de bir ozan ve ölümlü insanın kötülüğü ve iğrençliği ile ilgili hikayesine takabileceğini hiç düşünmemişti.

19 Şubat, 2920
Gilverdale, Valenwood

“İyi dinle.” dedi yaşlı marangoz. “Eğer üçüncü hücrede değersiz pirinç zımbırtıları varsa ikinci hücrede mutlaka altın anahtar vardır. Eğer altın anahtar birinci hücredeyse, o zaman üçüncü hücrede değersiz pirinçler vardır. Ancak, ikinci hücrede değersiz pirinç zımbırtıları varsa, o zaman altın anahtar kesinlikle birinci hücrededir.”

“Anladım.” dedi kadın. “Daha önce de söyledin. O zaman altın anahtar birinci hücrede değil mi?”

“Hayır.” dedi marangoz. “Dur tekrar anlatayım.”

“Anneciğim?” dedi küçük çocuk kadının kolundan çekiştirerek.

“Bir dakika canım, bak anne konuşuyor.” dedi kadın. Tüm dikkati bilmecedeydi. “Şimdi sen dedin ki, eğer ikinci hücre beş para etmez şeylerle doluysa altın anahtar üçüncü hücrededir, değil mi?”

“Hayır.” dedi tekrar marangoz sabırla. “Üçüncü hücrede zımbırtılar varsa o halde ikinci hüc–”

“Anne!” diye bağırdı çocuk. Sonunda annesi dönüp baktı.

Parlak, kızıl bir sis bir binadan diğer binaya geçerken arkasında bıraktığı iz ile büyük bir dalga gibi şehrin üzerine akıyordu. Ardından kırmızı derili bir dev göründü. Bu, Daedra Molag Bal’dı. Gülümsüyordu.

29 Şubat, 2920
Gilverdale, Valenwood

Almalexia atına nehirden su içirmek için geniş bir araziyi kaplayan çamur yığınının içinde durdu. At suyu içmeyi reddetti. O bile iğrenmiş görünüyordu. Almalexia’ya bu durum çok garip gelmişti. Matemhisar’dan beri müthiş bir hızla koşuyordu atı ve mutlaka susamış olması gerekiyordu. Atından indi ve birkaç adim attı.

“Neredeyiz?” diye sordu.

Kadınlarından biri bir harita çıkardı. “Sanırım Gilverdale denen bir şehre yaklaşıyoruz.”

Almalexia hızla gözlerini kapatıp açtı. Görüntü katlanılamayacak derecedeydi. Takipçileri izlerken kadın bir parça taş ve bir kemik parçasını birleştirip kalbinin üzerinde tuttu.

“Artaeum’a doğru gitmeliyiz.” dedi fısıltıyla.

Mart

15 Mart, 2920
Caer Suvio, Cyrodiil

İmparator III. Reman tepelerin zirvesinden İmparatorluk Şehrinin kule başlarını hala görebiliyordu. Artık evinden ve sevdiğinden uzak olduğunun farkındaydı. Lord Glavius’un birinci sınıf bir köşkü vardı ama sınırları içinde bütün bir orduyu ağırlayabilme kapasitesinden ziyadesiyle uzaktı. Tepe eteklerine çadırlar gerildi. Askerler Lord hazretlerinin sıcak hamamlarına girebilmek için toplanıyorlardı. Kış soğuğunun hala dondurduğu su götürmez bir gerçekti.

“Prens Juilek, oğlunuz pek iyi hissetmiyor.”

Hükümdar Versidue-Shaie konuştuğu anda İmparator korkudan sıçradı. Akavir’in çimenler nasıl böyle sinsice yanaştığını hala anlayamamıştı.

“Bahse girerim zehirlenmiştir.” diye söylendi Reman. “Bir şifacıya gösterin. Ona benim gibi bir çeşnici bulmasını söylemiştim ama o kadar inatçı ki. Biliyorum, hepimizin etrafında casuslar dolaşıyor.”

“Haklısınız yüce majesteleri.” dedi Versidue-Shaie. “Bu zamanda herkes birbirine ihanet ediyor ve Morrowind’in bu savaşı kaybetmesi için her şeyi yapmalıyız. Ya muharebe meydanında ya da daha entrikalı yollarla… İşte bu yüzden size öncü kuvvet olmamanızı önerdim. Ama biliyorum ki tıpkı şanlı, şöhretli atalarınız I. Reman, Brazollus Dor ve II. Reman gibi ön safta bulunmak istiyorsunuz fakat buna sadece deli cesareti denir. Umut ederim ki açık sözlülüğüm sizi gücendirmiyordur.”

“Hayır.” diye başını salladı Reman. “Sanırım haklısın. Peki öncü birliklere kim liderlik edecek?”

“Prens Juilek’i önermek istiyorum, tabi kendini daha iyi hissediyorsa.” diye cevap verdi Akavir. “İyi hissetmiyorsa Riverhold Kraliçesi Naghea ve Farrun’lu Storig’in batı cephesinde, Lilmothlu Savaş Şefi’nin ise doğu cephesinde olması iyi olur.”

“Batı cephesinde bir Khajiit ve doğuda da bir Argonian’lı… ” diye kaşlarını çattı İmparator. “Şu yaratık halkına güven olmuyor.”

Hükümdar bu sözü üzerine alınmadı. “Yaratık halkı” ile kastedilenin onun gibi Cyrodiil’in Tsaescisine yapılan bir gönderme olmadığını ve İmparator’un Tamriel yerlilerini kastettiğini biliyordu. “İmparatorum sizinle aynı fikirleri paylaşsam da bu halkın Dunmerlerden nefret ettiğini unutmamalıyız. Ulaqth’ın, Mournhold Dükü’ne karşı ayrı bir garezi var. Halkına karşı yapılan tüm o köle katliamları sonunda ister istemez oluyor böyle şeyler.”

İmparator onunla aynı fikirdeydi. Bunun üzerine Hükümdar huzurundan çekildi. Ne kadar şaşırtıcı diye düşündü Reman. Hükümdar ilk kez güvenilir görünüyordu. Onun gibi birinin yanında olması iyiydi.

18 Mart, 2920
Ald Erfoud, Morrowind

“İmparatorluk Ordusu ne kadar uzakta?” diye sordu Vivec.

“İki günlük yürüyüş mesafesinde.” diye cevap verdi teğmen. “Gece boyunca yürürsek yarın sabah Pryai’de yüksek bir tepede mevzilenebiliriz. İstihbaratımız İmparatorun savaşa arkadan katılacağını bildirdi. Farrun’lu Storrig öncü birlikleri, Riverhold’lu Naghea batı cephesini ve Lilmothlu Ulaqth doğu cephesini yönetecekmiş.”

“Ulaqth… ” diye fısıldadı Vivec. Aklına bir şey gelmişti. “Bu istihbarat güvenilir mi? Kim bildirdi bunu?”

“İmparatorluk ordusundaki bir Breton casusu.” dedi teğmen ve kum sarısı saçları olan bir genç adamı işaret etti. Adam bir adım öne çıktı ve Vivec’e başıyla selam verdi.

“Adın ne ve neden Cyrodiil’lilere karşı bir Breton bizimle ittifak yapıyor?” diye sordu Vivec gülümseyerek.

“Adım Dwynnenli Cassyr Whitley” dedi adam. “Sizin adınıza çalışıyorum çünkü herkes bir tanrı için casusluk yaptığını söyleyemez. Bunun yanında bu işin biraz, şey, karlı olacağını anladım.”

Vivec güldü. “Elbette olacak, tabi verdiğin bilgi doğruysa.”

19 Mart, 2920
Bodrums, Morrowind

Bodrum’un sessiz, sakin köyü, kıvrılarak akan Pryai nehrine doğru bakıyordu. Burası nehrin yolunu doğudan dik bir yamaçtan alıp batıya devasa yabani çiçek tarlalarına doğru devam ettiği cennet gibi bir mekandı. Rüzgartepe’nin garip aroması Cyrodiil’in kokusuyla tam sınırda karşılaşıyor ve büyüleyici bir koku oluşturuyorlardı.

“İşiniz bittiğinde uyursunuz!”

Askerler tüm sabah boyunca hep aynı şeyi duydular. Sanki bütün gece uygun adım yürüdükleri yetmiyormuş gibi şimdi de ağaçları dimdik olan nehir yatağına deviriyor, nehrin tomrukları sürüklemesine izin veriyorlardı. Birçoğu artık aşırı yorgun olduklarından şikayet edemeyecek kadar yorgundular.

“Bakalım sizi tam olarak anlamış mıyım lordum.” dedi Vivec’in teğmeni. “Yukarıdan düşmanımıza alev okları ve büyüler fırlatmak için tepeyi ele geçiriyoruz. Bu yüzden de oradaki ağaçları kesmeliyiz. Bu sayede küçük çapta bir baraj oluşturup suyun taşıracağız ve düşmanımız da hareket kabiliyetini sınırlayacak çamurlu bir arazide kalacak.”

“Aslında bu planın tamamı değil.” dedi Vivec onaylarcasına. Yanı başında ağaçları sürükleyen bir askeri durdurdu. “Bekle. En güçlü ve en düz dalları ağaçtan ayırıp mızrak yapmanı istiyorum. Kendine yüz adam toplarsan ihtiyacımız kadarını yapmak birkaç saatten fazla sürmez.”

Asker kendine söylenileni usanmış bir şekilde yerine getirdi. Erkekler ve kadınlar ağaçlardan uygun dalları kesip mızrak şeklinde biçimlendirmek için işe koyuldular.

“Kusura bakmayın ama… ” dedi teğmen. “Askerlerin daha fazla silaha ihtiyacı yok. Zaten kendi silahlarını tutacak güçleri bile kalmadı.”

“Bu mızraklar tutmak için değil.” dedi Vivec ve danışmanlık işine dönmeden önce fısıldadı. “Bugün onları yeterince yorarsak bütün gece hiç uyanmadan uyuyacaklar.”

Mızrakların tabi ki de keskin olmaları gerekiyordu fakat dengeli olmaları ve düzgün bir koniye benzemeleri de en az keskinlik kadar önemliydi. Tabi ki denge için en önemli nokta mızrakların tam bir koni şeklinde değil daha çok bir piramit şeklinde olmalarıydı. Adamlara yaptıkları mızrakların dayanıklıklarını, keskinliklerini ve dengelerini denettirmek için atış talimi yaptırdı. Kırılan bir mızrak olursa askerleri yenilerini yaptırıyordu. Sonunda yanlış yapmanın getirdiği yorgunluktan dolayı askerler kusursuz mızrak yapmayı öğrendiler. İşlerini bitirdikleri zaman Vivec onlara mızrakları nereye ve nasıl koyacaklarını gösterdi.

O gece ortalıkta ne savaş öncesi içip sızanlar ne de yaklaşan savaşla ilgili felaket tellallığı yapanlar vardı. Güneş ağaçlı tepelerin ardında battığı zaman gözcüler hariç bütün kamp uyuyordu.

20 Mart, 2920
Bodrum, Morrowind

Miramor tükenmişti artık. Altı gündür geceleri kumar oynayıp fahişelerle yatıyor, gündüzleri de yürüyor ve yürüyordu. Dört gözle savaşı bekliyordu. Fakat bundan da çok savaşın bitiminden sonra dinlenmeyi bekliyordu. Kendi açısından gerçekten iyi bir konum olan İmparator’un destek birliğinde, ölme ihtimalinin düşük olduğu bir yerdeydi. Öte yandan bu aynı zamanda çamurun içinde yürümek ve ön saflardaki ordunun uyku saatine iştirak edememek anlamına geliyordu.

Yaban çiçeği tarlalarında yürümeye başladıklarında Miramor ve yanındaki tüm askerler kendilerini soğuk çamurun içine bileklerine kadar batmış halde buldular. Hareket etmeye çalışmak dahi büyük bir çaba gerektiriyordu. Miramor, çok uzaklarda Lord Storig tarafından önderliği yapılan öncü kuvvetlerin bir uçurumun altındaki çayırlardan çıktığını görebiliyordu.

İşte her şey o zaman başladı.

Bir Dark Elf ordusu uçurumun üstünden öncü kuvvetlerin üzerine alevler fırlatarak ve onları ok yağmuruna tutarak sanki bir Daedra’nın uyanışı gibi ortaya çıktı. Aynı anda Mournhold Dükü’nün flamasını taşıyan bir birlik dar nehir yatağının ormanlık bir vadiyle karıştığı arazi boyunca koşarak ortadan kayboldu. Sağ kanata çok yakın olan Savaş Reisi Ulaqth bir intikam narası atarak takibe başladı. Kraliçe Naghea kendi kanadındaki askerleri uçurumun üzerindeki orduyu engellemek için batı siperlerine doğru kaydırdı.

İmparator’un aklına yapacak hiçbir şey gelmiyordu. Askerleri çamura boğazlarına kadar battıklarından onları koşar adım savaş alanına sürmek imkansızdı. Mournhold’daki birliğin ormanın içinden etraflarını sarma ihtimaline karşın adamlarına doğudaki kütüklere doğru dönmelerini emretti. Hiç kimse görünmedi. Ancak adamların batıya doğru dönük olanların birçoğu savaşı tamamen kaçırmıştı. Miramor gözlerini uçurumdan ayırmadı.

Vivec olması muhtemel olan uzun bir Dark Elf bir işaret verir vermez cenk büyücüleri batıdaki bir şeye saldırdılar. Görünen buharlardan Miramor bunun bir baraj olduğunu tahmin etti. Devasa bir sel ortaya çıkıp Naghea’nın sol kanadını öncü kuvvetlerin kalanıyla birlikte doğuya, nehrin yatağına doğru çoktan sürüklemişti bile.

İmparator sanki parçalanmış ordusunun geri geleceğini umuyormuş gibi duraksadı. Ardından da geri çekilme çağrısı yaptı. Miramor art arda yapılan saldırılar durana dek saklandı. Sonra da olabildiği kadar sessiz bir şekilde uçuruma doğru gitti.

Morrowind ordusu yavaş yavaş kamplarına doğru gidiyordu. Kıyıya doğru giderken üst taraftan askerlerin kutlama seslerini duyabiliyordu. Doğuda İmparatorluk ordusunu gördü. Ulaqth’ın sağ kanadında Naghea ve Storig birliklerinden oluşan yüzlerce cansız beden kıyı boyunca sıralanan mızrak ağında toplanmış tespih taneleri gibi dizilmişlerdi.

Miramor cesetlerden toplayabildiği kadar değerli eşya aldıktan sonra nehre doğru koşmaya başladı. Sular durulana, üzerindeki kandan arınana dek daha kat etmesi gereken kilometrelerce yolu vardı.

29 Mart, 2920
Hegathe, Hammerfell

“İmparatorluk Şehri’nden bir mektubunuz var.” dedi başrahibe. Elindeki tomarı Corda’ya teslim etti. Tüm genç rahibeler gülümsemesi şaşkınlıklarını belli ediyordu. Fakat hakikat elbette Corda’nın kız kardeşi Rijja’nın sıklıkla, ayda en az bir kez mektup gönderiyor olmasıydı.

Corda mektubunu okumak için görülebilecek tek rengi kum sarısı olan su korunak bölgesinde bir vaha gibi ruhunu aydınlatacak tek yere, sevgili bahçesine götürdü. Mektup oldukça sıradan şeylerden bahsediyordu: Saray dedikoduları, şarap kırmızısı kadifelerin son moda haline gelmesi ve İmparator’un gittikçe büyüyen paranoyası…

“Tüm bunlardan uzakta olduğun için çok şanslısın.” yazmıştı Rijja. “İmparator savaş alanındaki son başarısızlığının saray içindeki casuslardan kaynakladığına inanıyor. Beni bile sorguya çekti. Benimki gibi ilginç bir hayatin asla olmasın diye Ruptga’ya şükret… ”

Corda çölün seslerini dinledi ve kardeşinin Ruptga’dan kardeşinin istediğinin tam tersini diledi.

Nisan

3 Nisan, 2920
Coldharbour, Oblivion

Sotha Sil beline kadar tuzlu suyun içine batmış bir halde sarayın karanlık koridorlarında elinden geldiğince çabuk yol almaya çalışıyordu. Etrafında sazlıklar içerisinde koşar adim giden iğrenç yaratıklar, kaybolmadan önce koridorun üst kemerlerini aydınlatan alevler ve sürekli burnuna gelen kokular; bazen ölümün kokusu bazen de tatlı bir çiçek kokusu… Daedra prenslerini Oblivion’da defalarca ziyaret etmiş fakat her defasında kendisini hiç beklemediği bir şeyin karşısında bulmuştu.

Amacını biliyordu ve dikkatinin dağılmasına izin vermedi.

Önde gelen sekiz Daedra prensi Sotha Sil’i yarı erimiş, kubbeli bir odada bekliyorlardı. Azura, Gün Batımı ve Şafağın Prensi Boethiah, Entrikalar Prensi Herma-Mora, Bilge Daedra Hircine, Avcı Malacath, Lanetler Tanrısı Mehrunes Dagon, Felaket Prensi Molag Bal, Öfkenin Prensi Sheogorath ve Deli Adam.

Tepelerindeki gökyüzü görüşmenin üzerine yapılan işkencelerin gölgelerini yansıtıyordu.

5 Nisan, 2920
Artaeum Adası, Summerset

Sotha Sil’in sesi mağarada yankılanıyordu. “Kayayı kaldırın!”

Çaylaklar anında emre uyup Dreaming Cavern’in girişini tıkayan dev kayayı kenara yuvarladılar. Sotha Sil ileri çıktı. Yüzünde kül ve bitkinlik izleri vardı. Sanki aylar ve yıllardır uzaklardaymış gibi hissetti. Halbuki sadece birkaç gündür buralardaydı. Lilatha yürümesine yardım etmek için koluna girmeye çalıştı fakat Sotha Sil, nazik bir gülümseme ve ufak bir baş hareketi ile kızın yardımını reddetti.

“Efendim… Başarabildiniz mi?” diye sordu kız.

“Görüştüğüm Daedra prensleri ile koşullarımızda anlaştık.” dedi açıkça. “Gilverdale üzerindeki felaketler sona erecek. İnsanlar adına yapılan çağrılar yalnızca belli başlı cadı ve büyücüler tarafından yapılacak.”

“Peki karşılığında siz ne teklif ettiniz?” diye sordu Kuzeyli çocuk Welleg.

“Daedra ile yaptığımız anlaşmalar.” dedi Sotha Sil. Psijic Tarikatı’nın Efendisi ile Iachesis’in sarayında görüşmek için yoluna devam ediyordu. “Masum olanlarla tartışılmamalı.”

8 Nisan, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Fırtına, Prens’in yatak odası camlarına, mektup denetçilerinin yaydığı esans ve bitki kokularını nemli bir havayla karıştırmak için misafir olarak uğramıştı.

“Anneniz, İmparatoriçeden bir mektup var efendim.” dedi elçi. “Sağlığınız konusunda endişeleniyor.”

“Ne pimpirikli ebeveynlerim var benim!” diye güldü Prens Juilek yatağından.

“Bir annenin endişelenmesi doğaldır.” dedi Potentate’nin oğlu Savirien-Chorak.

“Ailem hakkındaki her şey sıradışı olmuştur Akavir. Sürgün yemiş annem babamın beni tahtına göz dikmiş bir hain sanarak zehirleyebileceğinden korkuyor.” Prens tekrar yatağına gömüldü, sinirlenmişti. “İmparator da yemeklerim için benim de kendisi gibi bir çeşnici tutmamda ısrar ediyor.”

“O kadar çok entrika var ki.” diye onayladı Akavir. “Neredeyse üç haftadır imparatorluktaki her şifacı sizi ağır bir salon dansına kaldırırmışçasına yatağınızda tetkik ediyor. En azından hepsi sizin gittikçe daha da güçlendiğinizi görüyor.”

“Yakında ordumun başına geçebilecek kadar güçlü olacağım… Umarım.” dedi Juliek.

11 Nisan, 2920
Artaeum Adası, Summerset

Çaylaklar avludaki çardağın yanında bir sıra oluşturmuş, alevler içinde parıldayan uzun ve derin mermer çukuruna bakıyorlardı. Mermerin üzerindeki hava ısının verdiği dalgayla titreşiyordu. Her öğrenci bütün Psijic’lerin yapması gerektiği gibi hareketsiz ve duygusuz bir ifade takınmış olsa da şaşkınlıkları sıcaklık kadar netti. Sotha Sil gözlerini kapattı ve ateşe Kuvvet tılsımını fısıldadı. Yavaşça çıtırdayan alev havuzuna adımlarını attı. Sonraki adımı tek bir çizik dahi almadan diğer taraftan tırmanmak oldu. Cübbesi dahi yanmamıştı.

“Tüm büyülerde olduğu gibi tılsım da kendi yetenekleriniz doğrultusunda ona yüklediğiniz enerjiden güç alır.” dedi. “Hayal gücünüz ve kararlılığınız en önemli noktalardır. Havaya veya çiçeklere karşı bir Kuvvet büyüsü yapmaya gerek yoktur. Hatta ateşe karşı sizi koruması için bir büyü yaptığınızı dahi unutmanız lazım. Sözlerim kafanızı karıştırmasın: Korunma, ateşin gerçekliğini asla reddetmez. Ateşin özünü, kendi dokusunu, açlığını ve hatta sıcaklığını dahi hissedecek ama asla canınızı yakmayacağını bileceksiniz.”

Öğrenciler kafalarını salladılar ve birer birer korunma büyülerini fısıldayıp ateşin içindeki yolculuklarına doğru ilk adımı attılar. Hatta bazıları o kadar ileri gitti ki ateşin içinde yuvarlandılar ve kucaklarına ateş öbekleri alıp gökyüzüne saçtılar. Ateş büyük bir baloncuk gibi ellerinde patlıyor, parmaklarının arasında eriyordu. Sotha Sil gülümsedi. Korkularıyla hayran bırakacak şekilde savaşmışlardı.

Baş Denetmen Thargallith, ahşap çardağın tarafından koşarak geldi. “Sotha Sil! Almalexia, Artaeum’a ulaştı. Iachesis seni çağırmamı söyledi.”

Sotha Sil, Thargallith’e kısa bir anlığına döndü fakat çığlıklardan neler olup bittiğini hemen anlamıştı. Genç Kuzeyli Wellig, tılsımı üzerine adam akıllı yapamamış, alevler içinde kalmıştı. Yanmış saç ve et kokusu, Genç Kuzeyli’yle birlikte alev çukurundan çıkmak isteyen diğer öğrencileri de telaşlandırdı fakat bulundukları nokta çıkışa yakın değildi. Sotha Sil, tek bir el hareketiyle alevi söndürdü.

Wellig ve birçok öğrenci yanmıştı ama çok ciddi değildi. Büyücü, Thargallith’e dönmeden önce yananlara bir iyileştirme büyüsü yaptı.

“Biraz dan sana katılacağım ve Almalexia’ya da kafilesinin üzerindeki toz tabakasını silkelemek için gerekli zaman verilecek.” Sotha Sil öğrencilerine döndü, sesi gür çıkıyordu. “Büyüleri bozan korku değildir fakat şüphe ve kendine güvensizlik bir büyücünün en büyük düşmanıdır. Efendi Welleg, eşyalarınızı toplayın. Yarın sabah sizi anakaraya götürmesi için bir tekne ayarlayacağım.”

Sotha Sil, Almalexia ve Iachesis’i çalışma odasında çay içip gülüşürken buldu. Hatırladığından çok daha güzeldi fakat onu hiçbir zaman böylesine perişan, battaniyeye sarılmış ve uzun siyah örgüsünü ateşin önüne kuruması için sarkıtmış bir halde görmemişti. Kadın Sotha Sil’in yaklaşmasıyla yerinden fırlayıp adamın boynuna sarıldı.

“Morrowind’den buraya yüzerek mi geldin yoksa?” diye gülümsedi adam.

“Büyükada’dan beri bardaktan boşalırcasına yağıyor.” diye açıkladı kadın, adamın gülümsemesine cevap vererek.

“Arada sadece yarım fersah fark var ama buraya hiç yağmıyor.” dedi Iachesis gururla. “Elbette, bazen ben de Yaztutan’ın güzelliğini özlüyorum ve bazen de anakarayı. Yine de oralarda başladıkları işleri bitirenlere karşı büyük bir hayranlık besliyorum. Dünya sıkıntı dünyası. Sıkıntılardan bahsetmişken, şu savaş hakkında duyduklarım da neler böyle?”

“Geride bıraktığımız seksen yıl boyunca tüm kıtayı kana bulayan vakayı mı kastettiniz, Üstadım?” diye sordu Sotha Sil, şakayla karışık.

“Sanırım ondan bahsettim.” dedi Iachesis omuzlarını silkerek. “Peki gidişat nasıl?”

“Sotha Sil’i Artaeum’u terk etmesi için ikna edemezsem kaybedeceğiz” dedi Almalexia, yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. Aslında bekleyip arkadaşıyla özel olarak konuşmayı düşünüyordu fakat yaşlı High Elf devam etmesi için ona cesaret vermişti. “Bazı düşler gördüm; gerçekleşeceklerinden eminim.”

Sotha Sil bir müddet sessizliğini korudu, daha sonra Iachesis’e baktı, “Morrowind’e dönmem lazım.”

“Seni tanırım. Bir şeyi yapman gerekiyorsa yaparsın.” diye iç çekti yaşlı Üstat. “Psijicler yollarından sapmazlar. Savaşlar yapılır. İmparatorlar yükselir ve düşer. Gitmen gerekir… Ve bizim de.”

“Ne demek istiyorsun Iachesis? Adayı terk mi ediyorsun?”

“Hayır. Ada denizi terk ediyor.” dedi Iachesis. Sesinde hayal kurmuş bir insanın tınısı vardı. “Birkaç yıl içinde Artaeum sisle kaplanacak ve hepimiz gitmiş olacağız. Biz doğanın elçileriyiz ve şu an Tamriel’de gereğinden fazla elçi var. Hayır, gideceğiz ve yurt tekrar bize arzu duyduğunda geri geleceğiz. Belki de başka bir çağda.”

Yaşlı Elf doğruldu. Sotha Sil ve Almalexia’yı yalnız bırakmadan önce içkisinden son bir yudum aldı: “Son tekneyi kaçırmayın.”

Mayıs

10 Mayıs, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Kraliyet odasının kapısını açarken “Yüce Majesteleri.” dedi Potentate Versidue-Shaie. “Son zamanlarda sizi pek göremiyorum. Belki de keyfinizi kaçıran şey… Pek hoş bir hanımefendi olan Rijja’dır.”

” Mir Corrup’ta banyo yapıyor.” dedi İmparator III. Reman kederli bir şekilde.

“Lütfen, içeri buyurun.”

“Öyle bir duruma geldim ki sadece üç kişiye güvenebiliyorum artık: Sen, oğlum ve güzel Rijja.” dedi büyük bir huysuzlukla İmparator. “Bütün konsey üyeleri ise bir avuç casustan başka bir şey değil.”

“Sizce sorun nedir, yüce majesteleri?” diye sordu Potentate Versidue-Shaie halden anlarcasına, bir yandan da odasının kalın perdesini çekiyordu. Bir anda odanın dışındaki koridorda yankılanan ayak sesleri ve baharın gelişini şakımalarıyla kutlayan kuşların şarkısı dahil tüm sesler kesildi.

“Bodrum Savaşı’ndan önce Caet Suvivo’da kamp kurduğumuzda oğlum zehirlenmişti hani, işte o zamanlarda orduya katılan Black Marsh’ın Orma kabilesinden Catchica adlı bir zehirci kadının aramızda olduğunu fark ettim. Elbette beni öldürmeyi tercih ederdi fakat fırsat bulamadı.” İmparator dişlerini gıcırdattı. “Konsey, kadının başını almadan önce kanıta ihtiyacımız olduğunu söylüyor.”

“Elbette söylerler.” dedi Potentate düşünceli bir şekilde. “Özellikle bu komploya aralarından bir ya da daha fazlası dahil olmuşsa. Bir fikrim var yüce majesteleri.”

“Evet?” dedi Reman sabırsızca. “Çıkar ağzındaki baklayı!”

“Konsey’e bu işin peşini bıraktığınızı söyleyin, ben de birkaç muhafızı Catchica’yı izlemeye göndereyim. Neler karıştırdığını öğreniriz. En azından dostlarının kim olduklarını görürüz ve hayatınıza yönelik kurulmuş bu komplo hakkında bir şeyler öğreniriz.”

“Evet.” dedi Reman tatminkar bir nükteyle. “Ana plan bu o zaman. Bakalım bu komplonun pisliği kime uzanıyor.”

“Karar verilmiştir o halde, yüce majesteleri.” diye gülümsedi Potentate. İmparator’un geçmesi için perdeyi araladı. Dış koridorda Versidue-Shaie’nin oğlu Savirien-Chorak vardı. Potentate’nin odasına girmeden önce delikanlı eğilip reverans yaptı.

“Başın belada mı baba?” diye fısıldadı genç Akaviri. “İmparator’un şu ismi lazım olmayan zehirciyi duyduğuna dair haberler aldım.”

“İşte gerçek bir hitabet hüneri evlat.” dedi Versidue-Shaie oğluna “Onlara yaptırmak istediğin şeyi, duymak istedikleri kelimeleri söylemek. Catchica’ya bir mektup götürmeni istiyorum. Kadının ne dediğimi anladığından emin ol. Eğer ona verdiğim talimatları harfi harfine uygulamazsa kendi hayatından çok bizim hayatımızı tehlikeye sokar.”

13 Mayıs, 2920
Mir Corrup, Cyrodiil

Rijja fokur fokur kaynayan kaplıca suyuna kendini bırakıverdi. Derisi sanki milyonlarca küçük taş ile gıdıklanıyormuş gibi titreşiyordu. Başının üzerindeki taştan yapılmış raf onu yağmurdan koruyor ve aynı zamanda da ağaçların seyrek dallarının arasından süzülen güneş huzmelerinin içeri girmesine izin veriyordu. Rüya gibi bir hayatın rüya gibi bir anıydı ve buradan çıktıktan sonra güzelliğinin eski tazeliğine kavuşacağını biliyordu. Şu an ihtiyaç duyduğu tek şey bir bardak suydu. Her ne kadar banyo suyu mükemmel koksa da tadı tebeşirden farksızdı.

“Su getirin!” diye bağırdı hizmetkarlarına. “Su lütfen!”

Üzerinde paçavralar olan sıska bir kadın başını sesin geldiği yöne doğru devirdi. Hemen koştu ve kadına keçi postundan yapılmış mataradan su verdi. Rijja kadının namusluluk taslamasına neredeyse gülecekti -bizzat kendi çıplak vücudundan utanmıyordu- fakat daha sonra paçavraların arasında yaşlı kadının gözleri olmadığını fark etti. Rijja’nın duyup da asla tanışma fırsatı bulamadığı Orma kabilesi yerlilerinden birine benziyordu. Gözleri olmadan doğmaları, diğer duyularının efendileri olmalarını sağlamıştı. “Mir Corrup lordu çok egzotik hizmetkarlar kiralamış.” diye düşündü içinden.

Bir anda kadın kayboldu ve unutuldu. Rijja güneş ve suyun haricinde başka bir şeye odaklanmakta zorlanıyordu. Mataranın tapasını açtı. İçindeki şeyin garip, metalik bir kokusu vardı. Birdenbire orada yalnız olmadığını fark etti.

“Leydi Rijja.” dedi İmparatorluk Muhafızları’nın yüzbaşısı. “Gördüğüm kadarıyla Catchica ile tanışmışsınız?”

“Adını hiç duymadım.” Öfkelenmeden önce kekeledi. “Burada ne arıyorsunuz? Bu vücut sizin şehvetli bakışlarınız için değil.”

“Demek hiç duymadınız. Daha az önce sizi onunla birlikteyken gördük.” dedi yüzbaşı keçi derisi matarasını alıp koklarken. “Size pis bir cerahat sundu, değil mi? İmparatoru zehirlemek için.”

“Yüzbaşım.” dedi muhafızlardan biri ona doğru koşar adım gelirken. “Argonyalı’yı bulamıyoruz. Sanırım ormana kaçmış.”

“Evet, bu konuda çok iyidirler.” dedi yüzbaşı. “Yine de sorun değil. En azından saraydaki işbirlikçisini bulduk. Yüce majestelerini mutlu edecektir bu. Yakalayın!”

Muhafızlar ellerinde kıvranan çıplak kadını havuzdan çekerken kadın çığlık atıyordu, “Ben masumum! Bu da ne demek böyle? Ama ben bir şey yapmadım! Bunun için İmparator hepinizin kellesini alacak!”

“Emin olun alacaktır.” diye gülümsedi yüzbaşı. “Size inanırsa tabi.”

21 Mayıs, 2920
Gideon, Black Marsh

Sow and Vulture hanı Zuuk’un bu tür görüşmeler için aklına gelen en uygun yerdi. Kendi ve yoldaşları dışında karanlık odada birkaç kadehten sonra kendinden geçmiş korsan vardı. Uzun zamandır yıkanmamış zeminin kirliliği, görülmesine gerek kalmadan kendini hissettiriyordu. Ölü gün ışığının solgun huzmeleri arasından havada asılı kalan toz zerrecikleri görünüyordu.

“Demek birebir dövüşte deneyimlisin, öyle mi?” diye sordu Zuuk. “Bu mevki için ödemeler gayet iyidir ama bu iş bir o kadar tehlikelidir de.”

“Kesinlikle savaş deneyimim var.” diye cevap verdi Miramor mağrurca. “İki ay önce Bodrum Savaşı’ndaydım. Siz üstünüze düşen kısmı yapar da İmparatoru mümkün olan en az korumayla Dozsa Geçiti’nden gitmeye ikna edebilirseniz, ben de bana düşen kısmı hallederim. Kendini gizlemediğinden emin olun. İmparator Roman’ı taşıyor diye geçitten geçecek her kafileye saldıracak değilim.”

Zuuk gülümsedi. Miramor ona Kothringi’nin yüzünü taklit ederek baktı. Görünüşü hoşuna gitmişti: Mükemmeliyetçi, kendine güvenen bir profesyonel.

“Anlaştık.” dedi Zuuk. “Paranın geri kalanını da işten sonra alacaksın.”

Zuuk koca sandığı masanın üstüne koydu. Ayağa kalktı.

“Gitmeden önce birkaç dakika bekle.” dedi Zuuk. “Beni takip etmeni istemiyorum. Ola ki kazara yakalanır, işkence görürsün diye işverenlerin isimlerinin saklı kalmasını istiyor.”

“Bana uyar.” dedi Miramor. Biraz daha içki istedi.

Zuuk bineğini Gideoan’ın labirent gibi daracık sokaklarında sürdü. Hem o hem de atı şehrin kapılarından geçtikleri için mutluydular. Her yıl olduğu gibi bu sene de cemre düştüğü vakit, Giovese Kalesi’nin ana yolu su altında kalmıştı. Fakat Zuuk tepelere giden kestirme bir yol biliyordu. Dört nala ağaçların altından, yosun ve balçıkla kaplanmış taşların üzerinden geçerek iki saat içinde kale kapılarına vardı. Çabucak en yüksek kulenin en yüksek hücresinde bulunan Tavia’ya gitti.

“Onun hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu İmparatoriçe.

“Gerçek bir aptal.” dedi Zuuk. “Zaten bu tip bir iş için bizim istediğimiz tam da buydu.”

30 Mayıs, 2920
Thurzo Kalesi, Cyrodiil

Rijja çığlık attı, attı ve attı. Onu dinleyenler yosun tutmuş, dev, gri fakat sağlam kayalardı. Dışarıdaki muhafızlar tıpkı diğer mahkumlar gibi ona da duymazdan geliyorlardı. İmparatorluk Şehri’ndeki İmparator’un kadının fersahlarca ötedeki masumiyet çığlıklarını duymazdan gelmesi gibi.

Bir daha asla hiç kimsenin sesini duyamayacağını bile bile çığlık atmaya devam etti.

31 Mayıs, 2920
Kavas Rim Geçidi, Cyrodiil

Turala bir Cyrodiilli, Kara Elf ya da insan yüzü görmeyeli günler, hatta haftalar olmuştu. Yolda yürürken bu kadar ıssız bir yer olan Cyrodiil’in İmpartorluk Eyaleti ve ülkenin başkenti olmasının ne kadar garip olduğunu düşündü. Yeşilyurttaki Orman Elfleri’nin bile daha büyük ormanları vardı belki de.

Geçmişi düşündü. Cyrodiil’ten Rüzgartepe sınırına geçeli bir ay mı olmuştu? Belki de iki ay olmuştu. O zamanlar daha soğuktu. Zaman kavramını unutmuştu. Muhafızlar çok sert davranmışlardı ama silahı olmadığı için geçmesine izin vermişlerdi. O zamandan beri birkaç kafile gördü, hatta bazı maceracılarla yemeğini bile paylaştı. Fakat hiç kimse onu kasabaya kadar götürme teklifinde bulunmamıştı.

Turala atkısını çıkardı ve beline bağladı. Bir anlığına sanki birilerinin arkasından yaklaşıp onu çevrelediğini düşündü. Kimse yoktu. Daldan dala uçarken kahkaha atarmış gibi bir ses çıkaran kuşun dışında.

Yürümeye devam etti. Bir süre sonra tekrar durdu. Bir şeyler oluyordu. Karnındaki çocuk onu belki bir süredir tekmeliyordu fakat bu çok daha değişik bir sancıydı. İnleyerek kendini çimlerin üzerine bıraktı. Bebek geliyordu.

Sırt üstü uzandı ve karnına bastırdı. Gözlerinden akan acı ve nefret yaşlarından etrafını göremiyordu. Bu duruma nasıl düşmüştü? Vahşi doğanın ortasında tek başına, babası Matemhisar dükü olan bir çocuğu doğurmak… Öfke ve ıstırap çığlıkları ağaçlardaki kuşları titretti.

Az önce kadına gülen kus yoldan aşağı doğru süzüldü. Kadın gözlerini kırptı ve kuş yok olup yerine çıplak bir Elf erkeği geldi. Adam ne bir Kara Elf kadar koyu tenli, ne de bir Yüce kadar soluktu. Hemen adamın bir Ayleid olduğunu anladı, bir Vahşi Elf. Turala çığlık attı fakat adam onu sakinleştirmeye çalıştı. Birkaç dakikalık boğuşmadan sonra kadın bir rahatlama hissetti ve bayıldı.

Uyandığında kulaklarında bir bebek ağlaması yankılanıyordu. Çocuk temizlenmiş ve yanında öylece yatıyordu. Turala bebeğini aldı. O sene ilk defa mutluluk gözyaşları döküyordu.

Ağaçlara doğru fısıldadı. “Teşekkür ederim.” Kollarına sardığı bebeğiyle batıya doğru yürümeye başladı.

Haziran

2 Haziran, 2920
Balmora, Morrowind

” İmparatorluk Ordusu güneyde toplandı.” dedi Cassyr. ” Ald Luval ve Coronati Gölü’nden iki hafta kadar uzakta ve ağır zırh kuşanmış durumdalar.”

Vivec kafasını salladı. Ald Luval ve Ald Malak’ın güneyinde bulunan diğer kardeş şehri stratejik olarak önemli kalelerdi. Bir süredir bu mevkilere saldırılmasını bekliyordu. Yüzbaşı duvara Rüzgartepe’nin güneybatısını gösteren bir harita astı ve pencereden gelen ılık deniz melteminden etkilenmesin diye sabitledi.

” Demek ağır zırh kuşanmışlar, öyle mi?” diye sordu yüzbaşı.

” Evet efendim.” dedi Cassyr. ” Heartland’de Bethal Gray’ın yanı başında kamp kurmuşlar ve Abanoz Cüce ve Daedrik zırhlarına ek olarak, kaliteli silahlar ve kuşatma araçlarından başka hiçbir şey görmedim.”

” Peki ya büyücüler ve gemilerden ne haber?” dedi Vivec.

” Bir savaş büyücüleri grubu var.” diye cevapladı Cassyr. ” Fakat gemi yok.”

” Madem bu kadar ağır kuşanmışlar Bethal Gray’den Coronati Gölü’ne gelmeleri, sizin de dediğiniz gibi iki haftalarını alacaktır.” Vivec haritayı dikkatlice inceliyordu. ” Ald Marak’ın kuzeyinden daire şeklinde yaklaşmaya çalışırlarsa bataklıklara saplanacaklardır. Bu yüzden şu boğazdan geçip Ald Luval’i almayı planlıyorlar. Daha sonra da gölün doğusuna doğru gidip Ald Marak’ı güneyden fethedecekler.”

” Boğazlardan geçerlerse açık hedef olurlar.” dedi yüzbaşı. ” Boğazın yarısına geldiklerinde saldırırsak Heartland’e kaçacak zamanları olmayacaktır.”

” İstihbaratınız bir kez daha hayatımızı kurtardı.” dedi Vivec, Cassyr’e gülümseyerek. ” İmparatorluk saldırganlarını bir kez daha geriye püskürtme zamanı geldi.”

3 Haziran, 2920
Bethal Gray, Cyrodiil

” Zaferinizden sonra bu geçitten mi geri döneceksiniz?” diye sordu Lord Bethal.

Prens Juilek adamı pek dikkate almadı. Dikkatini savaşa hazırlanan kampa vermişti. Ormanda serin bir sabahtı. Gökyüzünde hiç bulut yoktu. Tüm belirtiler öğleden sonranın sıcak bir yürüyüşle geçeceğinin habercisiydi, özellikle böyle ağır bir zırhın içinde.
” Eğer erken dönecek olursak bunun sebebi bozguna uğramamız olur.” dedi Prens. Aşağı çayırlıkta Potentate Versidue-Shaie’nin askerler için erzak, şarap ve fahişe giderlerini kasabanın lorduna ödediğini görebiliyordu. Ordu demek harcama demekti, illa ki.

” Prensim.” dedi Lord Bethal dikkatle. ” Ordunuz yürüyüşe doğuya doğru mu başlayacak? Bu yürüyüş sizi doğrudan Coronati Gölü’nün kıyısına götürecektir. Boğaza gitmek için de güney doğu yolunu kullanabilirsiniz.”

” Sen sadece tüccarlarının ödemelerini almalarını düşün.” dedi Prens dişlerini sıkarak.” Bırak da ordumun yönüne ben karar vereyim.”

16 Haziran, 2920
Coronati Gölü, Morrowind

Vivec gölün geniş mavi sahanlığına baktı. Kendisinin ve ordusunun yansıması gölün soğuk mavi sularına vuruyordu. Göremediği tek şey İmparatorluk Ordusu’nun yansımasıydı. Şimdiye kadar boğazlara ulaşmış, ormanda çıkabilecek aksaklıklara karşı önlem alıyor olmaları gerekirdi. Uzun, tüy gibi ince olan ağaçlar boğazdaki görüş mesafesini düşürüyor olsa da ağır zırh kuşanmış tek tip bir ordu sessiz ve görünmez şekilde uygun adım ilerleyemezdi.

” Şu haritaya bir daha bakayım.” Yüzbaşıyı çağırdı. ” Yaklaşabilecekleri başka bir yol yok mu şimdi?”

” Ola ki düşündüğümüzden de aptal olup çamura saplanmayı göze alabilirler diye kuzeydeki bataklıklara gözcüler yerleştirdik.” dedi yüzbaşı. ” Başka bir yol olsa en azından duyardık. Fakat boğaz hariç göle doğru gelen başka herhangi bir yol yok.”

Vivec yaşını gösterip de onunla dalga geçermiş gibi görünen yansımasına baktı. Sonra da başını tekrar haritaya çevirdi.

” Casus.” dedi Vivec, Cassyr’i çağırmıştı. ” Ordudaki savaş büyücüleri grubu var demiştin. Onların savaş büyücüleri olduklarını nerden anladın?”

” Üzerlerinde mistik mühürler olan gri cübbeler giyiyorlardı.” diye açıkladı Cassyr. ” İşte o zaman büyücü olduklarını anladım ve bu kadar çok büyücü başka hangi sebeple bir ordunun içinde yer alır ki. Hepsi şifacı olamaz değil mi?”

” Seni ahmak!” diye kükredi Vivec. ” Onlar Başkalaşım sanatı konusunda eğitilmiş mistikler. Bütün bir orduya su altında nefes alabilme büyüsü yapmışlar!”

Vivec kuzeyden daha temiz bir görüntü alabileceği bir noktaya doğru koştu. Gölün karşısında, ufukta küçük de olsa bir gölge vardı, Ald Marak’a düzenlenen taarruzun yol açtığı alev öbekleri görülebiliyordu. Vivec öfkeyle naralar atmaya başladı ve yüzbaşı gölü çevreleyen tüm birlikleri kaleyi savunmaları için yeniden yönlendirdi.

” Dwynnen’e dön.” dedi Vivec Cassyr’e canı sıkkın bir şekilde. Atını savaş alanına doğru çevirdi. ” Senin yapacağın hizmeti ne ben istiyorum ne de buna ihtiyacımız var.”

Rüzgartepe ordusu Ald Marak’a yaklaşırken artık her şey için çok geçti. Şehir, İmparatorluk ordusu tarafından çoktan alınmıştı bile.

19 Haziran, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Potentate, İmparatorluk Şehri’ne girdi. Sokaklar sevinç çığlıklarına boğulmuş kadın ve erkeklerle doluydu. Halk onu Ald Marak’ı fethettiği için neşelendiriyordu. Açık konuşmak gerekirse, Prens’in kendisi teşrif etseydi halk şu anki durumundan çok daha fazla coşacaktı. Versidue-Shaie de bunun farkındaydı. Yine de akıl almaz bir mutluluktu bu. Daha önce hiçbir Tamriel vatandaşı, bir Akaviri’nin ülkelerine girişini bu derece coşkuyla karşılamamıştı.

İmparator III. Reman, Potentate’yi sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Daha sonra ise büyük bir merakla Prens’ten gelen mektubu okumaya başladı.

” Anlamıyorum.” dedi sonunda, hala zafer sarhoşu fakat bir o kadar şaşkındı. ” Gölün altından mı gittiniz?”

” Ald Marak savunması güçlü bir kale.” diye açıklamaya başladı Potentate. ” Şunu ekleyebilirim aslında, Rüzgartepe ordusu hakkındaki son istihbaratımız kalenin dışında olduklarıydı. Kaleyi almamız için tam zırh kuşanmış askerlerimizle ani bir saldırı gerçekleştirmemiz gerekirdi. Ama suyun altında nefes almamızı sağlayacak büyüyü kullanarak Vivec’in tahmin ettiğinden çok daha hızlı yol aldık. Ağır zırhlarımızın ağırlığı sudan dolayı hafiflemişti. Kalenin savunmasının en düşük olduğu yerden, batı sahilinden saldırıya geçtik.”

” Dahiyane!” diye haykırdı İmparator. ” Sen inanılmaz bir komutansın Versidue-Shaie! Eğer baban senin yarın kadar yetenekli olsaydı Tamriel şimdi Akavir egemenliğinde olurdu!”

Potentate’nin Prens’in başarısından böbürlenmeye hiç niyeti yoktu lakin İmparator’un tam iki yüz altmış yıl önce atalarının fiyaskoyla sonuçlanmış saldırılarını örnek göstermesinden sonra kararını değiştirmişti. Alçakgönüllülükle gülümsedi ve iltifatları kabul etti.

21 Haziran, 2920
Ald Marak, Morrowind

Savirien-Chorak duvara yaslanmış Rüzgartepe ordusunun ok yağmuru altında bataklıklara ve ormanın derinliklerine doğru çekilişini izliyordu. Karşı taarruz için mükemmel bir andı. Belki içindekilerle birlikte yanıversin diye orman dahi ateşe verilebilirdi. Belki Vivec düşman elindeyken, ordusu rehinenin takası karşılığında Ald Luval’i teslim ederdi. Tüm bu fikirlerini Prens ile paylaştı.

” Unuttun galiba.” diye gülüverdi Prens Juilek. ” Barış anlaşmaları sırasında orduya ve onların komutanlarına herhangi bir zarar verilmemesi konusunda söz vermiştim. Savaş ahlaki üzerine hiç mi şerefimiz yok?”

” Prensim, Ben Tamriel’de doğdum, Hiçbir zaman yurdumda bulunmadım.” diye cevapladı yılan adam. ” Fakat böyle olmasına rağmen davranışlarınız bana ilginç geliyor. Beş ay önce arenadaki dövüşümüzde benden herhangi bir taviz beklemediniz vermedim de zaten.”

” O bir oyundu.” dedi Prens, Kara Elf savaş şefini içeri alması için kahyasına işaret etmeden önce.

Juilek, Vivec’i daha önce hiç görmemiş olsa da onun yaşayan bir tanrı olduğunu defalarca duymuştu. Karşısında duran sıradan bir insandı iste. Güçlü yapılı, yakışıklı, zeki olduğu yüzünden belli olan bir adamdı yine de. Prens bir tanrıdan çok bir insanla konuşacağına memnun olmuştu.

” Selam olsun, benim saygıdeğer hasmım.” dedi Vivec. ” Bir çıkmaz içine girdiğimizi görüyorum.”

” Buna gerek yok.” diye devam etti Prens. ” Bize Rüzgartepe’yi vermek istemiyorsunuz. Ben de sizi bunun için suçlayamam. Fakat deniz aşırı saldırılardan İmparatorluğu korumam için kıyılarınızı himayem altına almam gerekiyor. Tabi ki stratejik öneme sahip belirli sinir kalelerinizi de, mesela şu an içinde bulunduğumuz kaleye benzeyen Ald Umbeil, Tel Aruhn, Ald Lambasi ve Tel Mothrivra kaleleri.”

” Ve karşılığında?” diye sordu Vivec.

” Karşılığında mı?” Savirien-Chorak güldü. ” Burada galip olanların ‘biz’ olduğunu unuttunuz, siz değil.”

” Karşılığında.” dedi Prens ihtiyatı elden bırakmadan. ” Sizin tarafınızdan gerçekleşmeyen bir saldırı olmadığı sürece Rüzgartepe’ye herhangi bir İmparatorluk birliği saldırmayacak. İşgalcilerden, İmparatorluk donanması aracılığıyla korunacaksınız. Ayrıca tabi ki Kara Bataklık’ta İmparatorluğun ihtiyaç duymadığı eyaletleri ele geçirerek sınırlarınızı genişletebilirsiniz.”

” Kayda değer bir teklif.” dedi Vivec kısa bir duraklamadan sonra. ” Beni bağışlayın, bugüne kadar herhangi bir Cyrodiil mensubunun aldığı bir şey karşılığında başka bir öneride bulunduğuna şahit olmadım da. Karar vermek için bir kaç gün arz edebilir miyim?”

” Bir hafta içinde tekrar görüşeceğiz.” dedi Prens gülümseyerek. ” Bu arada ordunuz birliklerime herhangi bir saldırıda bulunmadıkları sürece ateşkes devam edecektir.”

Vivec Prens’in odasını Almalexia’nın başından beri haklı olduğunu düşünerek terk etti. Savaş bitmişti. Bu prens kusursuz bir İmparator olacaktı.

Temmuz

4 Temmuz, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

İmparator III. Reman ve Potentate Versidue-Shaie, İmparatorluk Bahçelerinde gezintiye çıkmışlardı. Heykeller ve küçük kaynak havuzlarıyla süslenmiş kuzey bahçeleri, yaz sıcağında şehrin en serin yeri olduğu kadar İmparator’un ruh haline en çok uyan yerdi. Sade, sırayla dizilmiş mavi ve gri çiçek yatakları ve yeşil kuleler, yürüyüş sırasında etraflarını sarmışlardı.

” Vivec, barış uğruna Prens’in koşullarını kabul etti.” dedi Reman. ” Oğlum, iki hafta içinde dönüyor.”

” Harika haberler.” dedi Potentate dikkatlice. ” Umarım Kara Elfler, koşullar konusunda minnettar kalmışlardır. Daha fazlasını da isteyebilirdik. Mesela Kara Kapı’daki kale. Fakat sanırım Prens’iniz neyin makul olduğunu zaten biliyor. Barış uğruna imparatorluğu parçalamaz herhalde… ”

” Son zamanlarda hep Rijja’yi ve beni öldürmeye çalışmasının sebeplerini düşünüyorum da.” dedi İmparator, yoluna devam etmeden önce Köle Kraliçe heykeline hayran hayran bakarak. ” Bunun tek bir sebebi varsa o da oğluma olan gizlenemez hayranlığıdır. Gücümü ve kişiliğimi sevmiş olabilir fakat sonuçta oğlum genç, yakışıklı ve gelecekte tahtımın tek varisi. Ben öldüğüm zaman, hem güçlü hem de yakışıklı bir İmparator’a sahip olabileceğini düşünmüştür mutlaka… ”

” Prens mi? O da mı bu tezgahın içindeydi?” diye sordu Versidue-Shaie. İmparator’un paranoyasının hangi kişiye saldıracağını tahmin edemezken oynanabilecek çok tehlikeli bir oyundu…

” Oh, pek sanmıyorum.” dedi Reman, gülümseyerek. ” Hayır, oğlum da beni sever.”

” Hegathe’de Morwha bahçelerinden Raja’nın kız kardeşi Corda’nın bir şeyler tetiklediğinin farkında mısınız?” dedi Potentate.

” Morwha?” diye sordu İmparator. ” Unutmuşum. O hangi tanrıçaydı?”

” Yokudan’ların şehvetli bereket tanrıçası.” diye cevapladı Vezir. ” Elbette Dibella kadar azgın değil fakat kesinlikle şehvet dolu.”

” Etrafım azgın kadınlarla dolu zaten. İmparatoriçe, Rijja… Hepsi şehvet dolu, şehvetle oluşmuş bir aşk en sonunda güce olan arzuya dönüşecektir.” dedi İmparator omuzlarını silkerek. ” Bana kalırsa sadece iştahı açık bir metres çok daha mantıklı geliyor. Şimdi, su Kara Kapı hakkında ne diyordun?”

6 Temmuz, 2920
Thurzo Kalesi, Cyrodiil

İmparator konuşurken Rijja ayakta durmuş, soğuk taş zemine bakıyordu. İmparator, kadını daha önce hiç bu kadar solgun ve kederli görmemişti. En azından azad edilip, sıla topraklarına gönderildiği için memnun olabilirdi. Şimdi gitseydi çoktan Balyozyurt’taki Tüccarlar Festivali’ne katılabilirdi. Şu an söyleyeceği hiçbir şeye tepki verecek gibi görünmüyordu. Bir buçuk ay Thurzo Kalesi’nde kalması ruhunu öldürmüş gibiydi…

” Düşünüyordum da.” dedi İmparator en sonunda. ” Senin küçük kız kardeşin Corda’yı saraya çağırsak nasıl olurdu acaba? Sanırım Hegathe’deki inziva bahçelerindense buraya gelmeyi tercih ederdi, ne dersin?”

En sonunda bir tepki geldi. Rijja, içinde uyanan hayvani bir öfkeyle pençelerini İmparator’a geçirecekmiş gibi bakıverdi. Mahkumiyeti süresince tırnakları uzamıştı ve birdenbire onları İmparatorun yüzüne sallayarak gözlerine batırdı. İmparator acıyla çığlık attı. Muhafızlar kılıçlarının kabzalarıyla kadını adamdan uzaklaştırmaya çalıştılar, ta ki onu bayıltana kadar.

Derhal bir şifacı çağrıldı fakat İmparator III. Reman çoktan sağ gözünü kaybetmişti bile…

23 Temmuz, 2920
Balmora, Morrowind

Vivec kendini sudan dışarı attı. Gün ışığının sıcaklığının cildini yaladığını hissederken hizmetkarlarının birinden havlu istedi. Sotha Sil kadim dostunu balkondan izliyordu.

” Seni son gördüğümden beri birkaç çizik daha aldığını fark ettim.” dedi büyücü.

” Azura, bir süre başka çizik almayacağıma dair güvence verdi.” diye güldü Vivec. ” Ne zaman geldin?”

” Bir saati geçmiştir.” dedi Sotha Sil. Merdivenlerden inerek suyun kenarına geldi. ” Savaşı sonlandırmak için geldiğimi düşünmüştüm ama görüyorum ki bensiz halletmişsiniz.”

” Evet, ateşkes olmadan süren bir savaş için 80 yıl uzun bir süre.” diye cevapladı Vivec. Sotha Sil’i kucakladı. ” Tavizler verdik, elbette aynı şekilde onlar da verdi. Yaşlı İmparator öldüğünde altın bir çağa girebiliriz. Prens Juliek yaşına göre oldukça zeki. Almalexia nerede?”

” Matemhisar Dükü’ne refakat ediyor. Yarın öğleden sonra burada olurlar.”

İki adamın bakışları sarayın köşesinde vuku bulan bir harekete kaydı. Kasabadan yaklaşan bir atlı ön basamaklara doğru yöneliyordu. Kadın zar zor nefes alıyordu bir müddettir at üzerinde olduğu aşikardı.

” İhanete uğradık.” dedi kadın nefes nefese. ” İmparatorluk ordusu Kara Kapı’ya saldırdı.”

24 Temmuz, 2920
Balmora, Morrowind

Rüzgartepe Tribunal’ının üç üyesinin aynı yerde son kez karşılaştıklarından beri tam 17 yıl geçmişti. O yıl Sotha Sil, Artaeum’u terk etmişti. Üçü de farklı koşullar altında tekrar buluşmuş olmayı diliyorlardı.

” Öğrendiğimiz kadarıyla; Prens güneye, Cyrodiil’e dönerken, ikinci bir İmparatorluk ordusu kuzeyden gelmiş.” dedi Vivec tas yüzlü yurttaşlarına. ” Juliek’in bu saldırıdan haberdar olmama ihtimali var.”

” Fakat İmparator Kara Kapı’ya saldırırken Prens’in dikkatimizi başka bir yöne çekmesi ihtimalini düşünmek de gerekir.” dedi Sotha Sil. ” Bu ateşkesin bozulması olarak kabul edilmeli.”

” Matemhisar Dükü nerede?” diye sordu Vivec. ” Bu konu üzerine onun da düşüncelerini duymak istiyorum.”

” Tel Aruhn’da Gece Ana ile görüşecek.” dedi Almalexia sessizce. ” Ona sizinle konuşana kadar gitmemesini söyledim fakat bekleyen problemin zaten yeterince uzadığını belirtti.”

” Morag Tong’la mı bulaşacak? Hem de dış meselelerde” Vivec başını iki yana salladı ve Sotha Sil baktı: ” Lütfen, elinden ne geliyorsa yap. Suikast bizi sadece geriye götürecektir. Bu mesele ya diplomatik yollarla ya da ancak savaşla çözümlenmeli… ”

25 Temmuz, 2920
Tel Aruhn, Morrowind

Gece Ana, Sotha Sil’i sadece ay ışığıyla aydınlanan salonunda karşıladı. Siyah, sade ipekten yapılmış sabahlığıyla sedirde tembel tembel uzanıyordu. Ufak bir göz hareketiyle, kızıl muhafızlarını uzaklaştırdı ve büyücüye şarap ikram etti.

” Arkadaşınız Dük’ü özlediniz demek.” diye fısıldadı. ” Çok mutsuzdu fakat sorunu çözebileceğimize inanıyorum.”

” Morag Tong’u, İmparator’a suikast düzenlemesi için mi kiraladı?” diye sordu Sotha Sil.

” Çok açık sözlüsün, öyle değil mi? Güzel. Açık sözlü erkekleri severim, zaman kazandırırlar. Fakat takdir edersiniz ki size Dük ve aramızda geçen konuşmayı söyleyemem.” diye gülümsedi. ” Bu, işleri zora sokar.”

” Fakat ya ben size İmparator’u öldürmeniz için teklif edilen miktara eşit bir ödemeyi, onu öldürmemeniz için yapsam?”

” Morag Tong, Mephala’nın zaferi ve para için öldürür.” diye cevapladı, elindeki şarap bardağına bakarak… ” Zevk için öldürmeyiz. Bu kutsal olana küfür demektir. Üç gün içinde Dük’ün altınları elimize ulaştığında konuşulan işi bitireceğiz. Korkarım karşı bir teklif ile gönül eğlendirecek tipler değiliz. Dini olduğumuz kadar, ticari bir kuruluş olsak da arz ve talep için Sotha Sil’e boyun eğmeyiz.”

27 Temmuz, 2920
İçdeniz, Morrowind

Sotha Sil iki gündür özel bir yük gemisini bekliyordu kara sulara bakarak ve iste Şimdi görüş alanına girmişti. Matemhisar bandıralı ağır bir gemi. Büyücü havayı büktü ve boğaza ulaşmadan engelledi. Siluetinden bir alev huzmesi fırladı, sesini de değiştirerek kendini tam bir Daedra şekline sokmuştu artık.

” Gemiyi terk edin!” diye bağırdı. ” Yoksa batırırım!”

İşin doğrusu, Sotha Sil tek bir ateş topuyla yük gemisini patlatabilirdi fakat mürettebatın ılık suya atlamaları için onlara bir şans vermek istedi. Güvertede kimsenin kalmadığından emin olduğunda, serbest bırakılınca suyu ve havayı sarsan yok edici bir dalgayı ortaya çıkarmak için odaklandı. Gemi ve Dük’ün Morag Tong’a ödeyeceği bedel artık İçdeniz’in dibinde yatıyordu.

” Gece Ana.” diye düşündü Sotha Sil, liman sorumlusuna denizde kurtarılmayı bekleyen denizciler olduğunu söylemek için ağır ağır giderken. ” Herkes arz ve talebe boyun eğer.” dedi.

Ağustos

1 Ağustos, 2920
Mournhold, Morrowind

Gün batımında Dük’ün ortak salonunda toplanmış, ardıç yeşili yapraklar ve kuru dal parçalarının yanarken yaydıkları kokularla kendilerinden geçiyorlardı. Küçük kıvılcım parçacıkları gökyüzüne uçuşuyor, kaybolmadan önce havada bir müddet asılı kalıyorlardı.

” Çok ihtiyatsızdım.” diye kabul etti Dük keder içinde. ” Fakat Lorkan kahkahasını çoktan atmış ve her şey yoluna girmişti. Morag Tong kendilerine sunduğum ödeme İçdeniz’in dibini boyladığından İmparator’a suikasttan vazgeçmişti. Daedra prensleriyle bir çeşit ateşkes imzaladığınızı sanıyordum.”

” Denizcilerinin Daedra diye tanımladıkları kişinin bir kesinliği yok.” dedi Sotha Sil. ” Belki öncü bir savaş büyücüsü, hatta belki de bir yıldırımdı gemini yok eden.”

” Prens ve İmparator ateşkesimizin bir sonucu olarak Ald Lambasi’yi almak için yola çıktılar bile. Bizim imtiyazlarımızdan taviz verilemezken Cyrodiilliler için aynı imtiyazları esnetebilmek onların her zamanki alışkanlığıdır.” Vivec bir harita çıkardı. ” Onları Ald Lambasi’nin kuzeyinde bulunan Fervinthil denen kasabada karşılayacağız.”

” Peki sadece konuşmak için mi?” diye sordu Almalexia. ” Yoksa savaşmak mı?”

Bu soruya kimsenin bir cevabı yoktu.

15 Ağustos, 2920
Fervinthil, Morrowind

Yaz mevsiminde uyuyakalmış şiddetli bir bora, gökyüzünü karartarak küçük kasaba içinde dolaşıyordu. Dokunamadığı tek şey akrobatlar gibi buluttan buluta atlayan ışık huzmeleriydi. Bilek derinliğinde su akıntıları sokaklarda kovalaşıyor ve Prens sadece birkaç adım ötedeki kurmaylarına sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalıyordu.

” Orda bir han var! Ald Lambasi’ye gitmeden önce. Fırtınanın geçmesi için orada konaklayacağız!”

Han ılık ve kuruydu ve yoğunluktan fokurduyordu. Garson kızlar ileri geri koşuşturuyor, arka odalardan birinde ünlü birinin olduğunu aşikar edecek şekilde hızlı hızlı biftek ve şarap servisi yapıyorlardı. Tamriel İmparatoru varisinden çok daha fazla dikkat çeken ünlü biriydi bu. Zevkten dört köşe olan Juilek, kızların koşuşturmalarını izledi, ta ki ” Vivec” ismini duyana kadar.

” Lordum Vivec.” dedi, arka odaya resmen dalarak. ” Bana inanmalısınız, Kara Kapı’ya olan saldırı olmadan önce bunun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Balmora’daki sarayınıza bir mektup göndermiştim ama orada değildiniz.” Odadaki yeni yüzlere bakmak için bir müddet durakladı. ” Kusura bakmayın. İzin verin kendimi takdim edeyim. Ben Juilek Cyrodiil.”

” Adım Almalexia.” dedi Prens’in hayatında gördüğü en güzel kadın. ” Bize eşlik etmeyecek misiniz?”

” Sotha Sil.” dedi beyaz pelerin içinde ciddi görünüşlü bir Kara Elf. Prensin elini sıkarak ona oturacak bir koltuk gösterdi.

” Indoril Brindisi Dorom, Matemhisar Dükü ve Prensi.” dedi yanındaki iri kıyım bir adam oturduğu yerden.

” Geçen ayki olayları elbette tüm detaylarıyla hatırlıyorum. İmparatorluk ordusunun benim emrimde olmadığını da.” dedi Prens kendine şarap isteyerek. ” Gerçek olan bu. Ordu babamın.”

” İmparatorun da Ald Lambasi’ye geleceğini anlamış durumdayım.” dedi Almalexia.

” Resmen öyle.” dedi Prens ihtiyatla. ” Resmiyet dışında ise, İmparatorluk Şehrine geri döndü. Ne yazık ki şanssız bir kaza eseri.”

Vivec Prense bakmadan önce Dük’e kaçamak bir bakış attı. ” Ne kazası?”

” Durumu iyi.” dedi Prens çabucak. ” Yaşayacak. Fakat bir gözünü kaybedeceği kesinleşti. Savaş dışında yaşanan bir münakaşa. İşin iyi yanı ise o iyileşirken vekaleten mührünü benim kullanacak olmam. Burada varılacak herhangi bir mutabakat, İmparatorluğa ve dolayısıyla babamın ve benim krallığıma bağlı kalacaktır… ”

” O halde başlayalım bakalım,” diye gülümsedi Almalexia.

16 Ağustos, 2920
Wroth Naga, Cyrodiil

Wroth Naga’nın küçük köyü Cassyr’i, Wrothgarian dağının düzlüklerine ve Ulu Kaya’nın ötesine bakan bir çıkıntıda konuşlanmış rengarenk evleriyle karşıladı. Daha iyi bir ruh halinde olsaydı manzara çok daha rahatlatıcı olabilirdi. Şu anki haliyle sadece böyle küçük bir köyde atı ve kendisi için pek az erzak bulabileceği gibi temel ihtiyaçlarını düşünebiliyordu.

Atını Kartal Çığlığı adlı bir hanın bulunduğu kasaba meydanına doğru sürdü. Atının bakımı için seyis yamağına bahşiş bırakarak hana doğru yürüdü. İçerideki ortamdan fazlasıyla etkilenmişti. Daha önce bir keresinde Gilderdale’de dinlediği bir ozan, dağ halkının el çırpmaları eşliğinde kaygısız nostaljik bir parça çalıyordu. Bu derece zorlama bir mutluluk, Cassyr’in o an için istediği bir şey değildi. Asık suratlı bir Kara Elf kadını gürültüden uzakta kalan tek masada oturmuştu, adam da içkisini aldı ve davet beklemeden masada kendine yer açtı. O ana dek kadının kucağında yeni doğmuş bir bebek tuttuğunu fark etmemişti.

” Rüzgartepe’den yeni geldim.” dedi adam beceriksizce, sesini alçaltarak. ” İmparatorluk ordusuna karşı Vivec ve Matemhisar Dükü’ne karşı savaşıyordum. Yani halkıma ihanet ettiğimi söyleyebilirsiniz.”

” Ben de halkıma ihanet etmiş biriyim.” dedi kadın. Eline kazınmış belli bir damganın izini sıvazladı. ” Bu, bir daha asla eve dönemeyeceğim anlamına geliyor.”

” Burada kalmayı düşünmüyorsun değil mi ?” diye güldü Cassyr. ” Tam bir antika. Zaten kış da geliyor, kaşlarının üstünde dahi kar olur. Yeni doğmuş bu küçük için pek de hoş bir yer değil. Adı ne peki küçük hanımın?”

” Bosriel. ‘Ormanın güzelliği’ anlamına geliyor. Nereye gidiyorsun?”

” Dwynnen, Ulu Kaya’nın koyunca. İstersen benimle gelebilirsin. Bir yol arkadaşı hiç fena olmazdı.” Elini uzattı. ” Cassyr Whitley.”

” Turala.” dedi kadın bir müddet sustuktan sonra. Alışkanlıktan, önce yine aile adını söyleyecekti fakat bir anda o adın artık kendine ait olmadığını fark etti. ” Sana eşlik etmek isterim, teşekkürler.”

19 Ağustos, 2920
Ald Lambasi, Morrowind

Beş erkek ve iki kadın kalenin Yüce Oda’sının sessizliğinde öylece duruyorlardı. Odadaki tek ses parşömen üzerinde aceleyle hareket eden tüy kalem ve yağmur damlalarının devasa cama vurmasıydı. Prens belgenin üzerine Cyrodiil damgasını vurduğunda barış resmi olarak kesinleşti. Matemhisar Dükü bir zevk kükremesi koyuverdi ve seksen yıllık savaşın bir mükafatı olarak kendine şarap istedi.

Sadece Sotha Sil gruptan ayrı olarak oturuyordu. Yüzünde en ufak bir kas kıpırtısı yoktu. Onu çok iyi tanıyanlar başlangıçlara ve sonlara inanmayıp olayların koca bir çarkın küçük bir dişlisinde süre gelmesini benimsediğini bilirlerdi.

” Prensim.” dedi kale kahyası, kutlamayı yarıda kesmenin sıkıntısını çekerek. ” Anneniz İmparatoriçe’den bir ulak geldi. Babanızı görmek istediğinizi söyledi fakat kendisi henüz buraya teşrif etmediği -”

Juilek izin istedi ve ulakla görüşmeye gitti.

” İmparatoriçe İmparatorluk Şehri’nde yaşamıyor mu ?” diye sordu Vivec.

” Hayır.” dedi Almalexia, başını kederle sallayarak. ” Kocası onu isyan çıkarır korkusuyla Kara Bataklık’ta hapsetti. Kadın aşırı derecede zengin ve batı Koloviyan eyaletlerinden çok güçlü müttefikleri var. Bu yüzden İmparator ne başkasıyla evlenebildi, ne de İmparatoriçe’yi idam ettirebildi. Juliek’in çocukluğundan beri neredeyse on yedi yıldır bir açmazın içindeler.”

Prens birkaç dakika sonra döndü. İçinde bulunduğu durumu saklamak istese de yüzü endişesine ihanet ediyordu.

” Annemin bana ihtiyacı var.” dedi kısaca. ” Korkarım bir an önce gitmem lazım. Anlaşmamızın bir kopyasını alabilirsem bugün yaptığımız iyi şeyleri İmparatoriçeye de gösterebilirim ve sonra da resmiyet kazanması için İmparatorluk şehrine götürürüm.”

Prens Juilek Rüzgartepe Üçlüsü’nün abartılı veda merasimleriyle oradan ayrıldı. Kara Bataklığın güneyine, yağmurun yıkadığı gecenin içinden nasıl yol aldığını izlerken Vivec gecenin son sözlerini söyledi: ” Tahta geçtiğinde, Tamriel çok daha yaşanabilir bir yer olacak.”

31 Ağustos, 2920
Dorsza Geçidi, Black Marsh

Prens ve korumaları ormanın içindeki yoldan geçerken ay özellikle bu sıcak yaz gecesinde bataklıktan yayılan dumanlarla kaplanmış ıssız taş geçidin üzerinde yükseliyordu. Devasa toprak ve gübre öbekleri Kara Bataklık’ın çok uzun zaman önce ölmüş, ilkel sakinleri tarafından kuzeyden gelecek kötülükleri uzaklaştırmak umuduyla yığılmıştı. Fakat bu surun üzerinde miller boyunca uzanan çatlağa bakılırsa kötülüğün çoktan Dorsza Geçidi’ni aşmış olduğu görülüyordu.

Duvar boyunca yerleşmiş eciş bücüş karaağaçlar, sanki bir ağ sallandırıyormuşçasına garip gölgeler oluşturuyorlardı. Prensin aklı olası işgal tehdidinin gizlerini içeren şifreli mektuptaydı. Elbette Kara Elflere bu konudan bahsedemezdi, en azından konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olup babasına haber vermeden önce. Her şeyden öte mektup babasına yazılmış, mektubun aciliyet hissiyatı Prens’in Gideon’a yolculuğunun ivedi kararını aldırtmıştı.

İmparatoriçe ayrıca Dorsza Geçidi’nden geçen kervanlara saldırmayı is haline getiren bir grup eski köle hakkında da uyarı yapmıştı. İmparatoriçe’nin önerisi, İmparatorluk kalkanının gözle görülecek şekilde tutulmasıydı, böylece köleler nefret ettikleri Kara Elflerden olmadıklarını anlarlardı. Ormanı tehlikeli bir nehirmiş gibi kaplayan uzun otların arasından geçerken Prens kalkanın görünür bir şekilde tutulması emrini verdi.

” Kölelerin neden burayı kullandığını anlayabiliyorum.” dedi yüzbaşı. ” Pusu için harika bir yer.”

Juilek basını salladı fakat düşünceleri başka yerdeydi. İmparatoriçe nasıl bir istila tehdidi hissetmiş olabilirdi? Yoksa Akaviri yeniden denizlere mi açıldı? Öyle olsa bile annesinin Giovese Kalesi’ndeki hücresindeyken nasıl haberi olmuştu? Çalıların arasından gelen bir hışırtı ve ardından tek ama keskin bir insan çığlığı prensin düşüncelerini bıçak gibi kesti.

Arkasına baktığında yalnız olduğunu fark etti. Koruması kaybolmuştu.

Prens, geçitten esen gecenin gel git rüzgarlarıyla neredeyse hipnoz edici dalgalar şeklinde titreyen, soluk ay ışığıyla aydınlanmış ot denizi üzerinde gözlerini gezdirdi. Bu titreme denizinin içinde can havliyle mücadele eden bir askerin mi yoksa atın mı öldürüldüğünü kestirmek imkansızdı. Yüksek sesle ıslık çalan rüzgarın içinde kurbanların olası çığlıkları kayboluyordu.

Juilek kılıcını çekti ve aklının kalbine panik yapmamasını emrederken ne yapması gerektiğini düşündü. Geçidin çıkışına oldukça yaklaşmıştı. Korumasını katleden şey her ne ise arkasında olmalıydı. Atını yeteri kadar hızlı sürerse belki de buradan çıkabilirdi. Atını mahmuzlayıp şaha kaldırdı ve etrafı kara yığınlarla çevrilmiş tepelere doğru dörtnala koşturmaya başladı.

Yere düşmesi o kadar ani oldu ki gerçeğin farkına varana kadar çitin üzerinden atladığını sanmıştı. Atının düştüğü yerden metrelerce uzağa sürüklendi. Çarpma anında omuzu ve kürek kemiği kırıldı. Karnı mızraklarla deşilmiş zavallı atına bakarken vücudunu bir uyuşukluk kapladı.

Prens Juilek, yüzünü çevirip de ne otlar üzerinde yansıyan gölgenin sahibine bakabildi ne de kendini savunabildi. Boğazı hiç bir merasime gerek kalmadan kesildi.

Miramor ay ışığında kurbanının suratını görünce çarpılmışa döndü. Bodrum Savaşı’nda emrinde savaştığı yüce Majestelerini görmüştü ve bunun İmparator olmadığı aşikardı. Kurbanın üstünü ararken mektubu ve üzerinde Rüzgartepe’yi temsil eden Vivec, Almalexia, Sotha Sil ve Matemhisar Dükü’nün, Cyrodiil İmparatorluğunu temsilen de Prens Juliek Cyrodiil imzaları yer alan anlaşmayı buldu.

” Hay şansıma sıçayım.” diye söylendi Miramor kendine ve fısıldayan çimlere. ” Sadece Prens’i öldürebildim. Ödül ne olacak peki?”

Miramor, Zuuk’un kendisine emrettiği gibi mektubu parçaladı ve anlaşmayı cebine koydu. En azından, bu tip gizemli şeylerin pazarda bir değeri olabilirdi. Bir sonraki hamlesini yapmadan önce kurduğu tuzakları etkisiz hale getirdi. Gideon’a dönüp işvereninden varisi öldürdüğü için daha az bir bedel mi talep etmeliydi? Başka ülkelere mi yola çıksaydı? Hiç değilse Bodrum Savaşı’ndan iki değerli şey öğrendiğini fark etti. Kara Elf ırkından kusursuz mızrak tuzağını ve İmparatorluk ordusundan kaçarken otların arasında nasıl sessizce saklanılacağını.

Eylül

2 Eylül, 2920
Gideon, Black Marsh

İmparatoriçe Tavia, yatağında uzanıyordu. Dışarıda hissedemeyeceği sıcak bir sam yeli, hücresinin panjurlarını ileri geri demir çubuklara doğru çarpıyordu. Boğazı sanki ateş yutuyormuşçasına alev alevdi fakat yine de iç çekti ve en son dokuduğu kilimi istemsizce ellerinde buruşturdu. Ağıt çığlıkları Giovese Kalesi’nin koridorlarında öylesine yüksek sesle yankılandı ki günlük işlerini yapan hizmetçi ve muhafızlar oldukları yerde kaldılar. Hanımını görmek için dar koridorlardan bir kadın çıkageldi fakat ana muhafız Zuuk kadının önünde durdu ve kafasını iki yana salladı.

” Oğlunun öldüğünü az önce öğrendi.” dedi usulca.

5 Eylül, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

” Yüce Majesteleri.” dedi Potentate Versidue-Shaie kapıya doğru. ” Kapıyı açabilirsiniz. Sizi temin ederim tamamen güvendesiniz. Kimse sizi öldürmek istemiyor.”

” Mara’nın kanı aşkına!” dedi İmparator III. Reman. Sesinde çılgınlıkla karışmış tedirginliğin izleri vardı. ” Birileri Prens’e suikast düzenledi. Hem de benim kalkanımı taşırken! Kesin onun ben olduğumu sandılar!”

” Bu konuda haklısınız Majesteleri.” diye onayladı Potentate, küçümseyerek bakmasına karşın sesindeki alaycı tonu kelimelerinden uzak tutmaya çalışıyordu. ” Bu şeytanı bulup oğlunuz adına cezalandırmalıyız. Fakat bunu siz olmadan yapamayız. İmparatorluğunuz adına cesur olmalısınız.”

Cevap yoktu.

” En azından dışarı çıkıp Leydi Rijja’nın idam fermanını imzalayın.” dedi Potentate. ” Ne olduğunu bildiğimiz bir hain ve suikastçıdan kurtulalım.”

Kısa bir sessizlikten sonra, zemine sürten ayak sesleri duyuldu. Reman kapıyı araladı fakat Potentate, İmparatorun kızgın, korku dolu yüzünü ve sağ gözünde toplanmış berbat görünüşlü mendil yığınını gördü. İmparatorluktaki en iyi şifacılara rağmen, Thurzo Kalesi’nde Leydi Rijja’dan kalan hediye hala geçmemişti.

” Şu fermanı ver bakayım bana.” diye hırladı İmparator. ” Büyük bir zevkle imzalayacağım.”

6 Eylül, 2920
Gideon, Cyrodiil

Camdan dışarı bakarken bataklık gazı ve ruhsal enerjinin birleşimi olan ışıklı ılgımların garip mavi pırıltıları Tavia’ya küçüklüğünde bunlardan nasıl da korktuğunu anımsattı. Fakat şu an o kadar huzur vericiydi ki. Bataklığın ötesinde Gideon Şehri uzanıyordu. Tam on yedi yıldır bu şehri izlemesine rağmen sokaklarına adım dahi atmaması ne kadar da acıydı.

” Sence bir şey unutmuş muyumdur?” diye sordu, sadık hizmetkarı Kothringi Zuuk’a dönerek.

” Ne yapmam gerektiğini biliyorum.” dedi çabucak Zuuk. Adamın bir anlık gülümsemesini görür gibi oldu fakat İmparatoriçe bunun adamın ışıldayan kalkanından yansıyan kendi aksi olduğunu fark etti. Gülümsüyordu ve bunun farkında bile değildi.

” Takip edilmediğinden emin ol.” diye uyardı kadın. ” Kocamın, altınlarımı bunca yıldır nerede sakladığımı öğrenmesini istemiyorum. Kendi payını da almayı unutma. Çok iyi bir yoldaş oldun.”

İmparatoriçe Tavia birkaç adım attı ve silueti sisler içinde kayboldu. Zuuk kule penceresinin demir çubuklarını yerlerine yerleştirdi ve yatağın üzerine yığılmış yastıkları da bir battaniye ile kapattı. Şansı yaver giderse sabah olana kadar kadının kaybolduğunu fark etmezlerdi. Kendisi de o zamana kadar Rüzgartepe yolunu çoktan yarılamış olurdu.

9 Eylül, 2920
Phrygias, High Rock

Her iki tarafa da yaslanmış garip ağaçlar ateşte tutuşan böcek sürüleri gibi kırmızı, sarı ve yeşilli şekilsiz öbekler oluşturmuştu. Wrothgarian dağları sisli öğleden sonranın ardında kayboluyordu. Turala atından inerken gördüğü manzara karşısında çok şaşırmıştı. Burası Rüzgartepe’den ne kadar da farklı görünen bir yerdi… Arkasında sandığına başını koymuş Cassyr ve beşik gibi sallanan Bosriel uyuyorlardı. Bir anlığına tarlaları çevreleyen alçak, boyalı çitin üzerinden atlamayı düşündü fakat sonradan vazgeçti. Dizginleri Cassyr’in eline vermeden önce birkaç saat daha uyumasına izin vermek daha iyi bir fikirdi.

At araziyi arşınlarken Turala, ormanın içinde yarıya kadar gizli, küçük, yeşil bir ev gördü. Görüntü o kadar sanatsaldı ki gözleri uykudan yeni uyanmışçasına kamaştı. Ani bir siren patlaması kızı yeniden kendine getirdi. Cassyr gözlerini açmıştı.

” Neredeyiz?” diye tısladı.

” Bilmiyorum.” dedi Turala kekeleyerek. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. ” O ses de neydi?”

” Orklar.” dedi adam fısıltıyla. ” Ava çıkmış bir grup. Çalılığa sür, çabuk.”

Turala, atı fundalığa doğru sürdü. Cassyr çocuğu kadına verdi ve attan indi. Çantaları attan indiriyor, çalılıkların içine fırlatıyordu. O anda bir ses duydular. Uzaktan gelen bir ayak sesi… Ses git gide daha da artıyordu. Turala atından dikkatlice indi ve Cassyr’in atı saklamasına yardım etti. Bu sırada Bosriel gözlerini açmış, onları izliyordu. Turala, bazen bebeğinin hiç ağlamamasından yakınırdı. Şimdi ise buna minnettardı. Son bohçayı da indirdikten sonra Cassyr, ata bir şaplak atarak gidebileceği en uzak noktaya gitmesini diledi. Turala’nın elini tuttu. Çalılıkların arasına gömüldüler.

” Şansımız yaver giderse.” diye geveledi. ” Atın yabani olduğunu ya da bir çiftliğe ait olduğunu düşünecekler ve binicisini aramayı düşünmeyecekler bile.”

Konuşurlarken bir grup ork sürüsü çayırlardan borularını inleterek çıkageldi Turala orkları daha önce de görmüştü fakat o zaman sayıları ne bu kadar çok değildi ve bu denli hayvani güvenleri yoktu. Zevk içinde ata ve şaşkınlığına kükreyerek Cassyr, Turala ve Bosriel’in saklandıkları yerden koşup uzaklaştılar. Atın ayakları yerdeki yabani otları havaya kaldırarak etrafa polenler yayıyordu. Turala o esnada hapşırığını tutmaya çalıştı. Bir an başarabileceğini düşünmüştü fakat orklardan biri bir ses duyduğundan emindi ve kontrol etmek için yanında başka bir orkla geri döndü.

Cassyr bütün cesaretini toplayarak sessizce kılıcını çekti. Yetenekleri savaşmak değil, gizlenmek üzerineydi. Ancak Turala ve bebeğini korumaya canı pahasına ant içmişti. Belki bu ikisini haklayabilirim diye düşündü, ancak bu olmadan onlar çığlık atıp sürünün geri kalanını çağırırlardı.

Birdenbire çalılıkların arasından rüzgar gibi görünmez bir şey süzülüverdi. Orklar arkaya doğru uçarak sırtları üstüne düştüler. Turala döndü ve kırmızı gözleri çalılıkların içinden parlayan yaşlı bir kadın gördü…

” Onları doğrudan bana getireceğinizi düşünmüştüm.” diye fısıldadı gülümseyerek. ” Benimle gelseniz iyi olur.”

Üç yolcu, yaşlı kadının ardından tepedeki eve doğru, böğürtlen çalılıklarının yanındaki patikadan yol alıyorlardı. Evin öteki yanına geçtiklerinde kadın atla kendilerine ziyafet çeken orklara bakmak için döndü. Birkaç ork borusu sesine zevk böğürmeleri karışıyordu.

” At senin miydi?” diye sordu. Cassyr başını salladığında yüksek sesle güldü. ” Çok güzel bir ziyafet, lezzetli de. Bu canavarların sabaha doğru göbekleri şişmiş ve yağ dolu olacak. Tam kendilerine yaraşır.”

” Devam etmemiz gerekmiyor mu?” diye fısıldadı Turala, kadının kahkahasından rahatsızlık duyarak.

” Buraya çıkamazlar.” kendine gülümseyen Bosriel’e dişlerini göstererek.” Bizden çok korkuyorlar.”

Turala başıyla onaylayan Cassyr’e döndü. ” Cadılar. Sanırım burası Yaşlı Barbyn’in Çiftliği. Diğer adıyla Skeffington Cadılar Meclisi’nin bulunduğu yer.”

” Aynen öyle evlat.” yaşlı kadın bilinirliğin verdiği havayla genç kızlar gibi kikirdedi. ” Ben Mynista Skeffington.”

” Orklara ne yaptınız?” diye sordu Turala. ” Yani aşağıdayken?”

” Kafalarının sağ tarafına ruh yumruğu attım.” dedi Mynista, tepeyi tırmanmaya devam ederken. Önlerinde çiftlik arazileri uzanıyordu, bir kuyu, bir adet kümes, bir gölet, uyum içinde işlerini yapan kadınlar, oyuna dalmış çocukların çığlıkları… Yaşlı kadın döndü ve Turala’nın anlamadığını fark etti. ” Geldiğin yerde hiç cadı yok mu, evlat?”

” En azından benim tanıdığım yok.” dedi Turala.

” Tamriel’de her çeşit büyünün ustası mevcuttur.” açıklamasına devam etti. ” Tinler büyüyü nihai görevleriymiş gibi çalışırlar. Terazinin diğer kefesinde bulunan ordudaki savaş büyücüleri büyülerini ok atarmış gibi kullanırlar. Biz cadılarsa halk arasında, ruh çağırmak için ya da ayin yönetmeye yönelik kullanırız hep. Hava ruhları Amaro, Pina, Tallatha, Kynareth’in parmakları ve dünyanın nefesinin ismini fısıldayarak o şerefsizlerin kafalarını ezdim. Görüyorsunuz ya, ruh çağırma güçle, bilmece çözmeyle ya da eski tozlu parşömenlerin içinde kaybolmak değildir. Püf noktası ilişkiyi kurmaktadır. Arkadaş canlısı olmak da diyebilirsiniz.”

” Bize karşı takındığınız bu arkadaşça tavrınız için size minnettarız.” dedi Cassyr.

” Al benden de o kadar.” dedi öksürerek Mynista. ” Sizin ırkınız ork diyarını iki bin yıl önce yıkmıştı. Yalnız o kıyımdan önce hiç bir ork buraya gelip de bizi rahatsız etmemişti. Hadi bakalım sizi yıkayalım da karnınızı doyuralım.”

Son cümleleriyle Mynista onları çiftliğe soktu ve Turala, Skeffington Cadılar Meclisi’yle tanışmış oldu.

11 Eylül, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Rijja önceki gece uyumayı denememişti dahi. Çalan kasvetli müziğin idamı süresince uyutucu etkisi olacağından emindi. Balta boynuna indiğinde bilinçsiz olmayı diliyordu sanki. Şu an bir gözü sarılı, önünde oturmuş eski aşığı İmparatoru göremesin diye gözleri bağlanmıştı. Potentate Versidue-Shaie de göremiyordu. Saçları özenle taranmış, yüzü zafer nidaları içinde parlıyordu. Celladın sırtında sertçe gezinen ellerini hissedebiliyordu. Kadın uyanmaya çalışan biri gibi kendini geriye attı.

İlk darbe boynunun köküne indi ve kadın bir çığlık attı. İkincisi ise başını gövdesinden ayırdı, ölmüştü.

İmparator, Kralına acımasız gözlerle döndü, ” İşte bu kadar. Balyozyurt’ta Corda adlı güzel bir kız kardeşi var demiştin, değil mi?”

18 Eylül, 2920
Dwynnen,High Rock

Cadıların ona sattığı at önceki atı kadar iyi değildi ne yazık ki, diye düşündü Cassyr. Ruhlara tapınmak, adak adamak, kız kardeşlik, bunlar ruh çağırmak için iyi, hoş şeylerdi belki ama yük hayvanlarının mizaçlarını bozdukları kesindi. Yine de her şey şikâyet etmekten çok uzak bir durumdaydı. Kara Elf kadını ve çocuğu gittiğine göre, artık yoluna bakabilirdi. Önünde memleketinin kalın duvarları yükseliyordu. Bir içeri girebilse, eski arkadaşları ve ailesine kavuşabilecekti.

” Savaş nasıldı?” dedi çığlık atarak yol boyu koşan kuzeni. ” Vivec’in Prensle barış imzalamasına rağmen, İmparator’un bunu reddettiği doğru mu?”

” Eminim böyle değildir, değil mi?” diye sorarak bir arkadaşı onlara katıldı. ” Kara Elflerin Prensi katlettirip uydurma bir hikaye yaydığını duydum fakat elbette kanıt yok.”

” Burada ilginç bir şeyler konuşulmuyor mu yahu?” Cassyr güldü. ” Savaş ve Vivec hakkında konuşmaya hiç ama hiç niyetim yok.”

” Leydi Corda’nın tören alayını kaçırdın.” dedi arkadaşı. ” Bütün tanıdıklarıyla şu dorunun içinden geçtiler ve doğuya, İmparatorluk Şehrine yöneldiler.”

” Boş ver bunu sen. Vivec nasıl biri?” diye sordu kuzeni hevesle. ” Yaşayan bir Tanrı olması gerekiyor.”

” Sheogorath gökyüzünden inseydi ve yeni bir Delilik Tanrısı’na ihtiyaç olsaydı dediğin doğru olurdu.” dedi Cassyr mağrurca.

” Peki kadınlar?” diye sordu öteki. Kara Elf kadınlarını çok istisna durumlarda görmüştü.

Cassyr sadece gülümsedi. Turala Skeffington’un anısı kaybolmadan önce bir anlığına parıldadı zihninde. Mecliste mutlu olacak ve çocuğuna da iyi bakılacaktı. Fakat artık geçmişin bir parçasıydılar, sonsuza dek unutmak istediği bir yerin ve savaşın parçaları… Atından inerek şehre doğru yürürken, Iliac Koy’daki hayat hakkında gereksiz dedikoduların keyfini çıkarıyordu.

Ekim

10 Ekim, 2920
Phrygias,High Rock

Önlerindeki yaratık gözlerini kırptı. Hiçbir his barındırmayan gözleri parlıyordu. İşlevini yeni öğreniyormuş gibi ağzını açtı ve kapadı. İnce bir salya birikintisi dişlerinden sarkmış, öylece kalakalmıştı. Turala daha önce böyle bir şey görmemişti. Yaratık sürüngenimsi ve devasa bir şeydi ve arka ayaklarının üzerinde tıpkı bir insan gibi duruyordu. Mynistera coşkuyla alkışladı.

“Yavrum.” dedi sevinç çığlıkları içinde. “Bu kadar kısa bir zamanda inanılmaz yol kat ettin. Bu Daedroth’u çağırırken ne düşünüyordun?”

Turala’nın hiçbir şey düşünmediğini hatırlaması biraz zaman aldı. İçini Oblivion diyarına geçmenin karanlığı kaplamıştı. O an bu tiksindirici varlığı görmüş ve zihninin gücüyle bu tarafa çağırmıştı.

“Kırmızı rengi düşünüyordum.” dedi Turala odaklanarak. “Rengin sadeliğini ve berraklığını. Sonra – arzuladım ve tılsımı söyledim. İşte çağırdığım şey.”

“Arzu, genç bir cadı için büyük bir güçtür.” dedi Mynistera. “Bu örnekte de açıkça görülüyor. Çünkü bu Daedroth ruhların basit gücünden başka bir şey değildir. Arzunu bu derece kolay serbest bırakabiliyor musun?”

Turala gözlerini kapattı ve kovma sözlerini söyledi. Canavar hala gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırırken, günışığında bir tabloymuş gibi kayboluverdi. Mynistera zevk içinde kahkaha atarak Kara Elf öğrencisine sarıldı.

“Buna hayatta inanmazdım. Meclise katılalı daha bir ay bir gün oldu ve buradaki çoğu kadından daha fazla ilerleme kat ettin. Damarlarında güçlü bir kan var Turala. Ruhlara sanki aşığına dokunuyormuşçasına yaklaşıyorsun. Bir gün bu meclisin başkanı olacaksın. Bunu gördüm!”

Turala gülümsedi. Kendine iltifat edilmesi hoştu. Matemhisar Dükü de güzel yüzüne tapıyordu ve şereflerini iki paralık etmeden önce de ailesi ahlakıyla övünüyordu. Cassyr bir yol arkadaşından daha öteye geçemediğinden onun iltifatları bir anlam ifade etmemişti. Fakat Mynistera’nın yanında kendini evindeymiş gibi hissediyordu.

“Sen daha bu meclisi daha çok uzun yıllar yöneteceksin yüce kız kardeşim.” dedi Turala.

“Kesinlikle amacım bu. Fakat ruhlar kimi zaman mucizevi yaratıklar ve doğrunun hata bilmez okuyucuları olsalar da genelde ne zaman ve nasıl soruları hakkında pek belirsizdirler. Onları suçlayamazsın da. Ne zaman ve nasıl soruları onlar için anlamsızdır.” Mynistera, Daedroth’un acımsı ve mide bulandırıcı kokusunun dışarı çıkması için sertçe esen bahar meltemini içeriye aldı. “Şimdi, Wayrest’e doğru gitmeni istiyorum. Gidip dönmesi iki haftanı alır sadece. Doryatha ve Celephyna’yı yanında götür. Kendi yağımızda kavrulan bir cemiyet olsak da burada yetiştiremediğimiz bazı bitkiler var ve bu civarlarda asla bulamayacağımız çok sayıda mücevherat da lazım. Şehirdeki insanların senin Skeffington Cadı Meclisi üyelerinden biri olduğunu anlamaları çok önemli. Adı çıkmış olmanın yararlarını sorunları aştıkça fark edeceksin.”

Turala kendine söylenildiği gibi yaptı. O ve iki kız kardeşi atlarına çıkarlarken Mynistera çocuğunu getirdi. Beş aylık küçük Bosriel annesine hoşça kal öpücüğü verdi. Cadılar, babası lanetli Dük, ebesi İmparatorluk ormanının kalbindeki vahşi Ayleid Elfleri olan bu küçük Kara Elf yetimini bağırlarına basmışlardı. Turala cadıların çocuğu canları pahasına koruyacaklarını biliyordu. Birçok öpücük ve küçük bir elvedadan sonra üç genç cadı kızıl, sarı ve turuncu bir parıldamanın altından geçerek koruluğa daldılar.

12 Ekim, 2920
Dwynnen,High Rock

Bir Çarşamba gecesi, Aşık Kirpi hanında vahşi bir kalabalık vardı. Odanın ortasındaki kükreyen ateş çevresinde oturanların yüzlerine netameli bir ışık yansıtıyor ve bu beden bolluğunu sanki Arcturia Sapıklıkları’ndan esinlenilmiş bir işkence tablosuna çeviriyordu. Cassyr kuzeniyle birlikte her zamanki yerine oturdu ve koca bir sürahi rom istedi.

“Baron’u gördün mü?” diye sordu Palyth.

“Evet, Urvaius sarayında benim için çalışmışlığı vardır.” dedi Cassyr gururla. “Fakat daha fazlasını söyleyemem. Bilirsiniz iste, devlet sırları falan filan. Bu gece burası neden bu kadar kalabalık böyle?”

“Bir gemi dolusu Kara Elf boğaza indi. Savaştan gelmişler. Gazi arkadaşım var diyebilmek için bunca ay seni bekledim.”

Cassyr kızardı fakat soğukkanlılığını yeniden kazanarak sordu. “Burada ne arıyorlar? Ateşkes mi olmuş?”

“Olayı tam olarak bilmiyorum.” dedi Palyth. “Fakat açıkça görülüyor ki İmparator ve Vivec yeniden görüşmelere başlamışlar. Buradaki elemanların da bir takım yatırımları olacak ve Koy’da yaptıkları hareketler olayın büyük bölümünü belli ediyor. Yine de tam olarak öğrenmenin tek yolu dedikoduculara sormak.”

Böylece Palyth, kuzenini kolundan yakaladığı gibi barın öteki tarafına götürdü. Öyle ani olmuştu ki Cassyr karşı koymaya fırsat bulamamıştı. Kara Elf gezginleri dört masaya yayılmış, halkla birlikte gülüyorlardı. Yarıdan fazlası cana yakın, genç, iyi giyimli, yakışıklı tüccarlar, likörün de etkisiyle savurganlığın dozajını çoktan aşmışlardı.

“Affedersiniz.” dedi Palyth, konuşmalarını bölerek. “Utangaç kuzenim Cassyr de yaşayan tanrı Vivec adına savaştı.”

“Benim duyduğum tek Cassyr ismi… ” dedi fazlasıyla sarhoş bir Kara Elf gülümseyerek. Cassyr’in boşta kalan elini sıkılıyordu. “Cassyr Whitley. Vivec’in tarihteki en kötü muhbir ilan ettiği adamdır. Ald Marak’ı tüm planlarımızı alt üst eden istihbaratı yüzünden kaybettik. Sizin iyiliğiniz için diyorum dostum, umarım adınız onunkiyle hiçbir zaman karıştırılmaz… ”

Cassyr gülümsedi ve hödüğün muhbirin başarısızlığını kat be kat abartarak anlatmasını masadakilerin kükreyerek gülmeleriyle devam eden bir hoşnutsuzlukla dinledi. Birçok bakış ona kilitlendi fakat onu tanıyanların hiçbiri hikayedeki aptalın ta kendisi olduğu gerçeğini söylemediler. En çok donup kalan bakışlar kuzeninindi. Genç adam Dwynen’den büyük bir kahramanın döndüğünü sanıyordu. Bir gün elbet Baron bu durumu duyacaktı, aptallığı her gün, her anlatışta daha da katlanacaktı.

Ruhundaki her bir lifle Cassyr, yaşayan tanrı Vivec’i lanetledi.

21 Ekim, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Corda, Hegathe Morwha konservatuarına ait olan bir cübbe için kör edici bir beyazlıkla parlayarak, kışın ilk fırtınası geçip giderken şehre ilk adımını attı. Bulutlar güneş ışığıyla kırılmışlardı. Güzel ve genç Kızılmuhafız kadını rahibe kıyafetleri içinde saraya doğru ona eşlik etmek için geniş bulvarın başında belirdi. Kız kardeşi uzun, ince, kemikleri belirgin ve kibirliyken, Corda ufak tefek, yuvarlak yüzlü, kahverengi gözlü bir kızdı. Ahali karşılaştırma yapmakta pek de gecikmemişti.

“Daha Leydi Rijjia’nın ölümünden bir ay bile geçmedi.” diye fısıldadı pencereden dışarı sarkan hizmetçi, komşusuna göz kırparak.

“Ve daha manastırdan çıkalı bir ayı bile geçmedi.” diye onayladı diğer komşu. Skandala iyice vurgu yaptığından emindi. “Bu da tongaya düştü. Kız kardeşi masum değildi zaten, bir de şunun haline bak.”

24 Ekim, 2920
Dwynnen, High Rock

Cassyr limanda durdu ve sulusepkenin suyun üzerine düşüşünü izledi. Ne yazık diye düşündü. Deniz tutuyordu kendini. Artık onun için Tamriel’de doğudan batıya kadar hiçbir şey kalmamıştı. Casusluk rezaleti, Vivec’in hikayesi yüzünden tüm hanlardan şehirlere kadar yayılmıştı. Dwynnen Baron’u onu hizmetinden azat etmişti. Şüphesiz bu hikayeye Düşenhançer’de, Seheryıldızı’nda, Lilmoth, Rimmen, Yeşilyurt, belki Akavir ve Yokuda’da bile gülüyorlardı. Belki de en çıkar yol kendini dalgalara atıp, dibe batmaktı. Yine de bu düşünce zihninde fazla kalmadı. Ruhunu karartan ümitsizlik değil, öfkeydi. Hiçbir şekilde azaltamadığı aciz öfkesi.

“Kusura bakmayın, bayım.” dedi arkadan bir ses, yerinden sıçramasına yol açarak. “Rahatsız ettiğim için özür dilerim. Acaba bana geceyi geçirebilecek ucuz yol bir han önerebilir misiniz?”

Genç bir adamdı. Omzunun üzerinde bohçası olan bir Kuzeyli. Gemilerden birinden indiği açıkça belli oluyordu. Haftalardır ilk kez birisi Cassyr’e meşhur bir aptal olarak değil de devasa bir kahraman gibi bakıyordu. Bu karanlık ruh haliyle yardım edecek durumda değildi fakat arkadaş canlısı görünecekti.

“Skyrim’den mi geliyorsun?” diye sordu Cassyr.

“Hayır bayım, oraya gidiyorum.” dedi Kuzeyli. “Evime gitmeye çalışıyorum. Sentinel’den geliyorum, ondan önce Stros M’kai’deydim. Daha önce de Yeşilyurt’ta Odunocağı’ndaydım, ilk durağım Yaztutan’ın Artaeum’uydu. Welleg’dir benim adım.”

Cassyr kendini tanıttı ve Welleg’le tokalaştı. “Artaeum’dan mi geldim dedin? Bir Tin misin yoksa?”

“Hayır bayım, artık değilim.” Omuzlarını silkti. “Kovuldum.”

“Daedra çağırma hakkında herhangi bir şey biliyor musun? Anlarsın işte, kimilerinin yaşayan tanrı diye çağırdığı ama bana zerre şans getirmeyen çok güçlü birini lanetlemek istiyorum. Baron beni sallamayacaktır. Barones’in bana karşı ilgisi var ve Çağırma Odaları’nı kullanma iznini almıştım.” Cassyr tükürdü. “Tüm ayinleri yapmama, kurbanlar vermeme rağmen hiçbir şey çağıramadım.”

“Sotha Sil yüzündendir. Eski ustam.” diye cevapladı suratını ekşiterek Kuzeyli. “Daedra prenslerine savaş bitene kadar en azından amatörler tarafından çağrılmamaya dair söz verdi. Sadece Tinler, birkaç göçmen büyücü ve cadılar çağırabilirler şu durumda.”

“Cadılar mı dedin?”

29 Ekim, 2920
Phrygias, High Rock

Solgun gün ışığı, sislerin arasından ormanı yıkıyordu. Turala, Doryatha ve Celephyna atlarını sürüyorlardı. Zemin ince bir kırağı tabakasıyla kaplanmış, yer yer ıslaktı. Yolu belli olmayan tepelerin tabanı kaygandı. Turala cadılar meclisine tekrar dönüşündeki heyecanını saklamaya çalıştı. Wayrest tam bir maceraydı. Ahalinin kendine attığı korkmuş ve saygı dolu bakışları görünce hayran kalmıştı. Fakat son birkaç günde tek düşündüğü kız kardeşlerine ve çocuğuna dönmek olmuştu.

Acı bir rüzgar saçlarını öyle öne savuruyordu ki önündeki yoldan başka bir şey göremiyordu. Yanına yaklaşan süvariyi önüne geçene dek duymadı bile. Dönüp Cassyr’i gördüğünde, eski bir dostu görmenin verdiği heyecan ve şaşkınlıkla çığlık attı. Adamın suratı solgun ve asıktı fakat Turala bunun yol yorgunluğu olduğunu düşündü.

“Seni Phrygias’a ne geri getirdi?” diye gülümsedi. “Dwynnen’de iyi bakmadılar mı sana?”

“Yeteri kadar iyi baktılar.” dedi Cassyr. “Skeffington Cadı Meclisi’ne işim düştü.”

“Bize katil.” dedi Turala. “Seni Mynistera’ya götüreyim.”

Dört atlı yollarına devam ettiler ve cadılar Cassyr’i Wayrest hikayeleriyle eğlendirdiler. Doryatha ve Celephyna’nin Yaşlı Barbyn’in Çiftliği’nden ayrılmalarının pek nadir bir olay olduğu belli oluyordu. Skeffington Cadıları olarak kız kardeşler ve büyük ablalar, hepsi bir arada burada doğmuşlardı. Turala’ya garip geldiği kadar, kız kardeşlere de sıradan Ulu Kaya şehir yaşamı fazlasıyla egzotik gelmişti. Cassyr pek az konuştu fakat dinlediğinin göstergesi olan gülümseme ve baş sallamalarını eksik etmedi. Şükür ki kızların duydukları hiçbir hikaye kendi ahmaklığıyla ilgili değildi. Ya da en azından ona söylememişlerdi.

Doryatha, tanıdık bir tepenin üzerinden geçerken bir gece önce handa duyduğu rehin dükkanında rehin kalan hırsızın hikayesinin tam ortasındaydı. Birdenbire durdu. Ahirin görünür olması gerekiyordu fakat değildi. Diğer üçü de onun baktığı sise baka kaldılar bir müddet ve bir an sonra Skeffington cadı meclisinin eskiden olduğu yere doğru dört nala atlarını sürdüler.

Yangın söneli baya olmuştu. Geride kalanlar, küller, iskeletler ve kırık silah parçalarıydı. Cassyr bir ork baskının ne olduğunu iyi bilirdi.

Cadılar atlarından düşercesine atladırlar. Ağlayarak yıkıntılara doğru koşuyorlardı. Celephyna, Mynistera’nin cübbesinden kopmuş olduğunu düşündüğü yırtık kanlı bir bez parçası buldu. Külle kaplanmış yüzüne götürdü, hıçkırıyordu. Turala Bosriel’in adını haykırdı fakat gelen tek cevap küller içinden uğuldayan rüzgarın sesiydi.

“Bunu kim yaptı?” diye bağırdı. Göz yaşları yüzünü yol yol boyayarak akıyordu. “Yemin ediyorum Oblivion’un her alev parçasını çağıracağım! Bebeğime ne yaptılar?”

“Kimin yaptığını biliyorum.” dedi Cassyr sessizce, atından atlayarak, kadının yanına geldi. “Bu silahları daha önce de görmüştüm. Korkarım bu isten sorumlu kişilere Dwynnen’de rastladım fakat seni bulabileceklerini asla tahmin edememiştim. Bu Matemhisar Dükü’nün suikastçılarının işi.”

Duraksadı. Sonrası zaten yalanın işiydi. Benimse ve doğaçla. Daha da ötesi söylediği şeylere kadın anında inanmıştı. Dük’ün zalimliğine duyduğu öfke, onu sakinleşmiş gösteriyordu, ama gerçek asla bu değildi. Turala’nın alev alev gözlerine bakan biri, Daedra’yı çağıracağını ve hem adamın hem de kendi öcünü Rüzgartepe’den alacağını görebilirdi. Açık olan bir şey daha vardı ki Cassyr Daedraların her sözünü dinleyeceğini biliyordu.

Ve dinlediler de. Arzudan daha kuvvetli bir güç varsa o da öfkedir ve öfke dahi duracağı yeri şaşırabilir.

Kasım

2 Kasım, 2920
Tel Aruhn, Morrowind

” Sizi görmek isteyen biri var Gece Ana.” dedi muhafız. ” Kothringi’li bir yerli. Gideon Garnizonluğu’nun bir bölümü olan Kara Bataklık Lord’u Zuuk’u tanıyormuş.”

” Peki onu görmek isteyeceğime dair en ufak bir olasılığın olduğunu sana düşündüren şey nedir?” diye sordu Gece Ana zehirli bir tatlılıkla.

” Cyrodiil İmparatorluğunun son İmparatoriçesinden bir mektup getirmiş.”

” Yoğun bir gün geçiriyoruz.” diye gülümsedi ellerini zevkle birbirine vurarak. ” İçeri getirin.”

Zuuk odaya girdi. Metalik derisi sadece başı ve ellerinde görünse de şöminenin ışığı ve fırtınalı gecenin yıldırımı sayesinde aydınlandı. Gece Ana da Zuuk’un kendisini aynen onun gördüğü şekilde gördüğünü biliyordu: Sakin, güzel ve korkusuz. Tek kelime etmeden İmparatoriçenin mektubunu teslim etti. Gece Ana şarabından bir yudum aldı ve okumaya başladı.

” Rüzgartepe Dükü de bu yıl içinde İmparatoru öldürmem için kayda değer bir servet teklif etti.” dedi mektubu katlarken. ” Ödemesi denizin dibine gömüldü ve asla teslim edilemedi. Büyük bir sinir bozukluğu. Hem de elemanlarımdan birini sarayın içine gönderme riskini de almışken. Peki söyler misin bana, neden daha iyi bir teklifin, hele ki ölü bir kadından gelmesini umut edeyim?”

” Ödemeyi yanımda getirdim.” dedi Zuuk sadece. ” Dışarıdaki arabada.”

” O zaman içeri getir de anlaşmamızı yapalım.” diye gülümsedi Gece Ana. ” İmparator bu yılın sonuna kadar ölmüş olacak. Altını Apaladith’e bırakabilirsin. Tabii biraz daha şarap için kalmak istemiyorsan?”

Zuuk teklifi reddetti ve geri çekildi. Odayı terk ettiği anda Miramor saklandığı kara goblenin arkasından sessizce çıkıverdi. Gece Ana biraz şarap ikram etti. O da bu teklifi geri çevirmedi.

” Bu Zuuk denen adamı tanıyorum.” dedi Miramor ihtiyatla. ” İmparatoriçe için çalıştığını bilmiyordum ama.”

” Kusura bakmazsan seninle biraz daha konuşmak isterim.” dedi kadın adamın ilgilenmeyeceğini bile bile.

” Değerimi ispatlamama izin ver.” dedi Miramor. ” İmparatora gidecek kişi ben olayım. Oğlunu zaten öldürdüm ve sen de kendimi nasıl da iyi sakladığımı gördün. Ben saklanırken goblende tek kıpırtı gördüysen söyle.”

Gece Ana gülümsedi. Her şey avuçlarına o kadar muntazam şekilde düşüyordu ki.

” Eğer bir hançer kullanmanın ne demek olduğunu biliyorsan hediyeni Bodrum’da bulacaksın.” dedi ve ne yapması gerektiğini açıklamaya başladı.

3 Kasım, 2920
Mournhold, Morrowind

Dük camdan dışarı baktı. Sabahın erken saatleriydi ve tam dört gündür kızıl bir sis şimşekler çakarak şehrin üzerinde asılı duruyordu. Sokaklarda kale duvarlarındaki bayrakları söküp atan, halkı kepenklerini kapamaya zorlayan canavarımsı bir rüzgar esiyordu. Ülkeye çok kötü bir şeyin yaklaştığı belliydi. Pek eğitimli biri olmamasına karşın işaretlerin ne anlama geldiğini anlayabiliyordu. Sonuçlarının ne olacağını da.

” Ulaklarım Üç Efendiye ne zaman ulaşacak?” diye sordu uşağına doğru kükreyerek.

” Vivec kuzeyde, İmparator’la anlaşma üzerine meşgul.” dedi adam, sesi korkudan titriyordu. ” Almalexia ve Sotha Sil Necrom’dalar. Belki birkaç günlük süre içerisinde taraflarına ulaşılabilir.”

Dük başını salladı. Ulakların hızlı olduklarını biliyordu. Ancak Oblivion’un pençeleri de bir o kadar hızlıydılar.

6 Kasım, 2920
Bodrum, Morrowind

Sisli kar taneleri içine yakalanan meşale ışığı mekana başka bir dünyaymış hissini veriyordu. Her iki kamptan da gelmiş askerler kendilerini devasa bir şenlik ateşinin etrafında toplanmış buldular. Kış mevsimi savaşta mücadele eden dört ırkı da bir araya topluyordu. Cyrodiil dilini sadece birkaç Kara Elf muhafız konuşurken ısınmak için aynı ateşi paylaşıyorlardı. Kızılmuhafızlardan genç bir kız çadırına gitmeden önce ısınmak amacıyla yaklaştığında erkeklerin gözleri onaylar vaziyette kalktı.

İmparator III. Reman görüşmelere daha başlamadan gitmekte pek istekliydi. Bir ay önce Vivec’in ordusuna yenildiği yerde buluşmak iyi bir fikir gibi görünmüştü fakat bu mekan şu an anıları düşündüğünden daha da çok canlandırıyordu. Potentate Versidue-Shaie’nin taşların doğal renginin kırmızı olduğuna dair tüm itirazlarına rağmen İmparator askerlerinin kanlarını gördüğüne yemin edebilirdi.

” Anlaşma için gerekli tüm koşullara sahibiz.” dedi metresi Corda’dan sıcak bir tas çorba alırken. ” Fakat burası imza atmak için uygun bir yer değil. Bu tarihi anın tüm tantanası ve ihtişamını karşılamak için görüşmeleri İmparatorluk Sarayı’na taşımalıyız. Almalexia’yı da getirmelisin. Ve şu büyücü efendiyi de.”

” Sotha Sil.” diye fısıldadı Potentate.

” Ne zaman?” diye sordu Vivec sonsuz bir sabırla.

” Bir ay içinde.” dedi İmparator. Cömertçe gülümseyip, ayaklarının üstünde sallanmaya başladı. ” Anmak için bir balo düzenleriz. Şimdi bir yürüyüşe çıkmam lazım. Bacaklarıma kramp girip duruyor. Corda, tatlım, bana eşlik eder misin?”

” Elbette majesteleri.” dedi kadın, çadırdan çıkmasına yardım ederken.

” Benim de gelmemi ister misiniz yüce majesteleri? ” diye sordu Versidue Shaie.

” Ya da benim?” Maiyete yeni katılmış bir danışman olan Senchal Kral’ı Dro’Zel atıldı.

” Hiç gerek yok, hemen döneceğim zaten.” dedi Reman.

Miramor sekiz ay önce saklandığı çalılıkların arasında sürünüyordu. Şimdi zemin sert ve karla kaplı, çalılıklar buz tutmuştu. Yaptığı her hamleden sonra bir çıtırtı yükseliyordu. Eğer Rüzgartepe ve İmparatorluk askerlerinin ateşin etrafında toplanıp şarkı söylemeleri olmasaydı, İmparator ve metresine bu denli yaklaşma cesareti gösteremezdi. Üzerinden buzlar sarkan devasa ağaçlarla çevrilen donmuş nehrin kıyısında duruyorlardı.

Miramor dikkatlice hançerini kabzasından çıkardı. Gece Ana’ya kısa bir bıçakla neler yapabileceğini anlatırken biraz abartmıştı. Doğru, bu hançeri Prens Juliek’in gırtlağını kesmek için kullanmıştı fakat adam zaten o esnada savaşacak durumda değildi. Yine de tek gözlü yaşlı bir adamı arkadan bıçaklamak ne kadar zor olabilirdi ki? Bu kadar kolay bir suikast ne çeşit bir yetenek gerektirebilirdi?

Harekete geçeceği en uygun an gözlerinin önündeydi şimdi. Kadın fundalığın içinde bir şey gördü. ” Çok farklı bir buz parçası bu.” dedi ve onu almak için eğildi. İmparator kahkahalar atarak arkada kalmayı tercih etti. O tok sözlü yüzünü şarkı söyleyen askerlerine çevirirken sırtını bir suikastçıya emanet etmişti. Miramor doğru anın geleceğini biliyordu. Buzlu zeminde ayaklarının çıkarabileceği sesi de hesaba katarak ileri bir adım attı ve durdu. Bir adım daha. Artık o kadar yakındı ki.

Saldırıya geçen kolunu şiddetle tutan bir başka kolun varlığını anında hissetti. Bir darbe de boğazına giren bıçak hamlesinden geldi. Çığlık dahi atamadı. Hala askerlerine bakan İmparator, Miramor’un çalılıklara tekrar çekildiğini ve Miramor’dan çok daha yetenekli bir elin sırtını parçalayıp onu felç ettiğini bile görmedi.

Kanı oluk oluk akıp buzlaşmış zeminde kristaller şeklinde donarken Miramor, bir yandan ölümünü, bir yandan da İmparator ve maiyetinin kamptaki eğlenceye katılmalarını izledi.

12 Kasım, 2920
Mournhold, Morrowind

Matemhisar Kalesi avlusunda kaynayan bulutlara doğru yükselen alev kümeleri vardı. Kalın, simsiyah bir duman sokaklar boyu ilerliyor, her odun ve kağıt parçasını tutuşturuyordu. Yarasa kanatlı yaratıklar şehir ahalisini saklandıkları yerden çıkmaya zorlayarak gerçek orduyla yüzleştiriyorlardı. Rüzgartepe’nin tamamen yanarak yerle bir olmasını engelleyen tek şey insanlarının fışkıran kanlarıydı.

” Gelmediğimi düşündüm de bir an.” dedi yüksek sesle bir adam. Karmaşanın gürültüsünü bastırmaya çalışıyordu. ” Tüm bu eğlenceyi kaçırmış olacaktım.”

Dikkatini iğne inceliğinde bir ışık huzmesinin, kendi siyah ve kızıl gökyüzünü delip geçmesi çekti. Kaynağını takip edince iki siluetin (biri kadın biri erkek) bir tepenin üzerinde durduklarını gördü. Beyaz cübbeli adamın Sotha Sil olduğunu hemen anladı. Oblivion Prensleri’ni anlamsız bir ateşkese sürüklemeye çalışan büyücü.

” Matemhisar Dükü için geldiyseniz o artık burada değil.” diye güldü Mehrunes Dagon. ” Fakat bir dahaki yağmurda parçalarını toplayabileceksiniz.”

” Daedra, seni öldüremeyiz.” dedi Almalexia. Yüzü sert ve kararlıydı. ” Ama yakında pişman olacaksın.”

Ve böylece iki yaşayan tanrı ve bir Oblivion Prensi Matemhisar’dan kalan harabelerin arasındaki savaşa karıştı.

17 Kasım, 2920
Tel Aruhn, Morrowind

” Gece Ana.” dedi muhafız. ” İmparatorluk Sarayı’ndaki ajanınızdan mektup var.”
Gece Ana notları dikkatle okudu. Test başarıya ulaşmıştı. Miramor başarıyla kendini ifşa etmiş ve öldürülmüştü. İmparator gerçekten de güvensiz ellerdeydi. Gece Ana hemen cevap yazdı.

18 Kasım, 2920
Balmora, Rüzgartepe

Sotha Sil ağırbaşlı ve tepkisiz bir şekilde Vivec’i sarayın önündeki büyük bahçede karşıladı. Vivec Bodrum’daki çadırında savaştan haber alınca bir gün ve gece aralıksız bir şekilde kilometrelerce yolu tehlikeli Dagoth-Ur arazisinden körlemesine geçerek buraya gelmişti. Güney’e doğru süren yolculuğunda kıvrılan kırmızı bulutları görmüş, savaşın gün geçtikçe azıttığını biliyordu. Gnisis’te kendisini Balmora’ya çağıran Sotha Sil’in ulağını görmüştü.

” Almalexia nerede?”

” İçeride.” dedi Sotha Sil yavaşça. Çenesinden yüzüne doğru açılmış uzun, iğrenç bir yarası vardı. ” Ölümcül yaraları var fakat Mehrunes Dagon uzun bir süre Oblivion’dan geri dönemeyecek.”

Almalexia ipek bir yatakta uzanmış Vivec’in şifacılarından medet umuyordu. Yüzü, dudakları dahi tai kadar grileşmiş ve sargılarının arasından yer yer sızan kan damlaları görünüyordu. Vivec kadının soğuk elini kavradı. Almalexia’nın ağzı öylece kıpırdadı. Rüya görüyordu.

Mehrunes Dagon’la ateş fırtınasının ortasında yeniden savaşıyordu. Etrafında kale yıkıntılarını kararmış kalıntıları, gecenin ortasında zorlukla görülen devasa bir kale vardı. Daedra’nın pençeleri karnını parçalıyor, Almalexia kurtulmaya çalışırken damarlarına zehrini akıtıyordu. Çamurun içine gömülürken alevler içinde kavrulan kalenin Matemhisar kalesi olmadığını fark etti. Burası İmparatorluk Sarayı’ydı.

24 Kasım, 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Kuvvetli bir kış rüzgarı camları çarpıp, parçalarını İmparatorluk Sarayı’nın kubbelerine doğru atarak şehrin üzerine çöktü. Titreşen ışık huzmeleri soyut modeller halinde parlamasına sebep oluyordu insanların.

İmparator ziyafet ve balo hazırlıklarının tamamlanması için etrafındaki insanlara bağırıyordu. Bu savaşmaktan bile daha çok zevk aldığı bir şeydi. Kral Dro’Zel eğlenceyi yönetiyor, gerektiğinde değerli fikirlerini öne sürüyordu. Yemeğin tüm detayları ise İmparator’un kontrolü altındaydı. Közde alabalık, sakızkabağı tatlısı, kremalı çorbalar, tereyağlı gözleme, incik kızartma, dil paçası. Potentate Versidue-Shaie de kendi fikirlerinden bir bukle sunmuştu fakat Ejderyurt bu parti için tatları biraz fazla garip kaçıyordu.

Gece çökerken Leydi Corda, İmparatora odasına çıkarken eşlik etti.

Aralık

1 Aralık, 2920
Balmora, Morrowind

Soğuk bir kış sabahının güneşi, penceredeki donmuş örümcek ağından süzülerek içeri giriyordu. Almalexia gözlerini açtı. Yaşlı bir şifacı alnına ıslak bir bez parçası koymuş, rahatlatıcı bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Yanındaki sandalyede uyuyakalmış olan kişi Vivec’ti. Şifacı hemen yandaki dolaba koştu ve bir sürahi su ile döndü.

” Nasıl hissediyorsunuz Tanrıçam?” diye sordu şifacı.

” Çok uzun bir süre uyumuşum gibi.” dedi Almalexia.

” Öyle zaten. Tam on beş gün.” Şifacı Vivec’in koluna dokundu. ” Efendim, uyanın. Kendine geldi.”

Vivec Almalexia’yi canlı ve uyanık görünce aniden ayağa kalktı. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Kadının alnını öptü ve elini tuttu. En sonunda teni eskisi gibi sıcaktı.

Almalexia’nin huzur dolu yüzü bir anda değişti: ” Sotha Sil… ”

” Yaşıyor ve durumu iyi.” diye cevapladı Vivec. ” Bir yerlerde yine şu makineleri üzerine çalışıyor. Aslında o da burada kalacaktı fakat büyülerini geliştirmeye odaklanarak sana daha çok yardım edebileceğini düşündü.”

Kale görevlisi koridorda belirdi. ” Rahatsız ettiğim için özür dilerim efendim fakat en hızlı ulağınız dün gece İmparatorluk Sarayı’ndan ayrıldı.”

” Ulak mı?” diye sordu Almalexia. ” Vivec, ne oldu?”

” Ayın altısında İmparatorla görüşüp ateşkes imzalayacaktım. Bunun ertelenmesi için bir ulak göndermem gerekti.”

” Bana burada bir faydan dokunmaz.” dedi Almalexia. Büyük bir güç harcayarak doğruldu. ” Fakat o ateşkesi imzalamazsan, Rüzgartepe’yi tekrar savaşın içine çekeceksin. Belki de bir sekiz yıl daha. Bugün yanına birkaç koruma alıp yola çıkarsan bir, bilemedin iki gün gecikmeyle oraya ulaşabilirsin.”

” Bana ihtiyacın olmadığına emin misin?” diye sordu Vivec.

” Rüzgartepe’nin sana daha çok ihtiyacı var.”

6 Aralık 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

İmparator III. Reman tahtına oturmuş, misafir salonunu gözlüyordu. Muhteşem bir görüntüydü: Gümüş kurdeleler kirişlerden sarkıyor, tatlı bitkilerin yanan kazanları her köşede fokurduyordu. Piyandoneli kısakuyruklar havada süzülüp şarkılarını söylüyorlardı. Meşaleler yakılıp, hizmetçiler servise başladıklarında oda fantastik bir diyarın şekline bürünecekti. İmparator şimdiden mutfaktan gelen kızarmış et ve baharatların kokusunu alabiliyordu.

Potentate Versidue-Shaie ve oğlu Savirie-Chorak salonda başları ve kollarında Tsaesci’nin muhteşem mücevher parçalarıyla dolaşıyorlardı. Altın yüzlerinde gülümseme yoktu. Pek gülümsemezlerdi de zaten. Yine de İmparator en güvendiği danışmanını büyük bir mutlulukla karşıladı.

” Bu kutlama vahşi Kara Elfleri etkilemeli artik.” diye güldü. ” Ne zaman gelmeleri bekleniyordu?”

” Vivec’in ulağı az önce geldi.” dedi Potentate ağırbaşlılıkla. ” Yüce majesteleri birebir görüşse çok daha iyi olacaktır.”

İmparator’un keyfi kaçmıştı. Hizmetkarlarına yanından ayrılmaları için emir verdi. O sırada kapı açıldı ve elinde bir parşömen parçasıyla Leydi Corda göründü. Kadın ardından kapıyı kapattı fakat İmparator’un yüzüne dahi bakmadı.

” Ulak mektubu metresime mi veriyor?” dedi Reman. Notu almak için ayağa kalkarken şaşkınlığı her halinden belli oluyordu. ” Mesaj göndermek için pek alışılmadık bir yol bu.”

” Zaten mesajın kendisi de sıra dışı.” dedi Corda, İmparator’un tek gözünün içine bakarak. Sinek kanadı hızında bir hareketle mektubu İmparatorun çenesine doğru uzattı. Adamın gözleri açıldı ve kan, boş parşömenin üzerine döküldü. Parşömen boştu, evet fakat üzerinde sadece siyah bir Morag Tong mührü, mührün ucundan da sivri ucu görülen bir bıçak vardı. Parşömen yere düşerek bıçağı ortaya çıkardı. Kadın bıçağı iyice ileri ittiriyor, bıçağın kemiğe kadar dayanmasını istiyordu. İmparator yere kapaklandı. Sessizce nefes almaya çalışıyordu.

” Ne kadar zamana ihtiyacın var?” diye sordu Savirien-Chorak.

” Beş dakika.” dedi Corda, ellerindeki kani temizlerken. ” Fakat on dakika verebilirsen sana minnettar kalırım.”

” Güzel.” dedi Potentate. Corda misafir salonuna doğru koşturuyordu. ” Akaviri galiba. Kızın bıçağı tutuş şekli takdire şayan.”

” Gidip mazeretimizi hazırlamam lazım.” dedi Savirien-Chorak. Sadece İmparator’un en sadık adamının bileceği gizli bir geçide girerek kayboldu.

” Hatırlıyor musunuz Yüce Majeste? Bir yıl önceydi.” Potentate ölmek üzere olan adama bakarak gülümsedi. ” Bana unutmamam için öğüt vermiştiniz. Siz Akaviri’nin göze hitap eden hareketleri var fakat tek bir saldırıyı savuşturamazsanız işiniz hemencecik bitiyor.” demiştiniz. ” Gördünüz mü, unutmadım.”

İmparator kan kustu ve belli belirsiz bir şey söyledi: ” Yılan… ”

” Ben bir yılanım majesteleri. Hem içten hem de dıştan. Sahiden Vivec’ten bir ulak gelmişti. Sanırım size ulaşması biraz zaman alacak.” Potentate gizli geçitte kaybolmadan önce umarsızca omuzlarını silkti. ” Parti için endişelenmeyin. Her şeyin kusursuz olacağına eminim.”

Tamriel İmparatoru balo için özel olarak hazırlanmış salonda kendi kan havuzunun içinde can verdi. İmparator on beş dakika sonra korumaları tarafından ölü olarak bulundu. Corda’dan ise bir daha haber alınamadı.

8 Aralık 2920
Caer Suvio, Cyrodiil

Lord Glavius, Vivec ve korumalarını karşılayan ilk elçi oldu. Adam yoldaki patikanın bozukluğu için özür diliyordu. Alevli kürelerin asılı olduğu bir iple köşkü saran ağaçlar, süslenmiş, buz gibi geceyi bir nebze olsun kibarca aydınlatıyorlardı. İçeri girdiklerinde Vivec sade bir ziyafetin kokusunu hissetti ve hüzünlü bir melodinin ağıtını duydu. Geleneksel bir Akaviri kış şarkısıydı.

Versidue-Shaie, Vivec’i ön kapıda karşıladı.

” Şehirden buraya gelirken mesajımı erkenden almanız beni sevindirdi.” dedi Potentate. Misafirine geniş, sıcak bir odaya doğru rehberlik ediyordu. ” Çok zor bir geçiş dönemindeyiz ve şu an için en iyisi görüşmeleri başkentte yapmamak.”

” İmparator ailesinden kimse yok mu?” diye sordu Vivec.

” Resmi olarak yok. Fakat taht varisleri uzak kuzenleri var. Sorunu çözmek için tartışırken, asiller en azından geçici olarak eski efendimin yerine vekillik edeceğime karar verdiler,” Versidue-Shaie şöminenin önüne iki rahat koltuk çekmeleri için hizmetçilere işaret verdi. ” Ateşkesi şimdi mi imzalamak istersiniz, yoksa yemekten sonraya mı bırakalım?”

” İmparator’un anlaşmasını siz mi şereflendireceksiniz?”

” İmparator adına her şeyi yapma yetkim var.” dedi Potentate.

14 Aralık, 2920
Tel Aruhn, Morrowind

Lorda, üstü başı toz içinde kendini Gece Ana’nın kollarına bıraktı. Bir müddet birbirlerine kilitli kaldılar. Gece Ana kızının saçlarını okşuyordu. Kızı alnından öptü. En sonunda kollarını açtı ve Corda’ya bir mektup teslim etti.

” Bu da nedir?” diye sordu Corda.

” Potentate’den. Yeteneğinden etkilendiğini söylüyor.” dedi Gece Ana. ” Bize ödemeyi yapacağına dair söz vermişti ama ben çoktan ona başka bir ulak yolladım. Son İmparatoriçe kocasının ölümü için bize fazlasıyla ödeme yaptı zaten. Mephala ihtiyaçlarımızdan fazlası için açgözlülük yapmamayı öğütlemişti. Ayni cinayet için iki kez para alamayız. Kitapta böyle yazar.”

” Rijja’yı, kız kardeşimi öldürdü.” dedi sessizce Corda.

” İşte bu yüzden darbeyi indirenin sen olması gerekiyordu.”

” Şimdi nereye gideceğim?”

” Kutsal savaşçılarımızdan her kim çok ünlü olursa onu Vounura adında bir adaya yolluyoruz. Gemiyle bir aylık bir süreden fazla sürmüyor ve sen mabedine doğru yola çıkarken farklı sürprizler tatman için elimden geleni yaptım.” Gece Ana kızın gözyaşlarını öptü. ” Orada birçok arkadaşın olacak ve en sonunda huzuru ve mutluluğu bulacağından eminim çocuğum.”

19 Aralık 2920
Mournhold, Morrowind

Almalexia şehrin yeniden inşa edilmesini izliyordu. Eski, yıkık, kararmış evlerin arasından yükselen yeni inşaat iskelelerini görünce halkın bu mücadeleci ruhu ne kadar da ilham verici diye düşündü. Bitkiler bile kayda değer bir toparlanma göstermişlerdi. Ana bulvarda sıralanmış menekşe ve kasımpatılar dahi kalıntıların arasından yükselmişlerdi. Gücü hissedebiliyordu. Baharın gelişiyle yeşil, siyah rengi geri püskürtecekti.

Cesaretli, zeki ve yılmak bilmez bir adam olan Dük’ün varisi, kuzeyden babasının yerini almak için yola çıkmıştı bile. Ülke hayatta kalabilmek için elinden gelenin fazlasını yapacaktı: Güçlenecek ve genişleyecekti. Geleceği, şu an içinde bulunduğu andan çok daha aydınlık görüyordu.

Her şeyden öte, Matemhisar’ın en azından bir Tanrıçanın sonsuza dek evi olacağından emindi.

22 Aralık 2920
İmparatorluk Şehri, Cyrodiil

Toprakkalp soyu kurudu. Potentate İmparatorluk Sarayı’nın konuşmacı balkonundan aşağıda toplanmış kalabalığa sesleniyordu. ” Fakat İmparatorluk yaşayacak. Sevgili İmparatorumuzun uzak akrabaları, Majestelerinin kurduğu bu uzun ve paha biçilemez krallığın başına geçebilecek kadar asil ve yetenekli bulunmadı. II. Reman’ın tarafsız ve sadık danışmanı olarak onun adına bu ülkeyi yönetme yetkisi bana verildi.”

Cyrodiilliler bir müddet durup, adamın sesinin halka ulaşmasına ve kulaktan kulağa dolaşmasına beklediler. Sessizlik içinde ona bakıyorlardı. Yağmur sokakları yıkamıştı ve güneş kışa bir süreliğine kış fırtınalarından bir süreliğine de olsa sıyrılmıştı.

” Şu konuya açıklık getirmek istiyorum. İmparator sıfatını üzerime almayacağım.” diye devam etti. ” Ben her zaman sizler tarafından hoş karşılanmış bir yabancı olan Potentate Versidue’ydim ve hep de öyle de kalacağım. Doğduğum yeri korumak benim yegane görevim olacak ve bu görevi benden devralacak daha iyi birisi olana dek bu görev yaşama amacım olarak kalacak. İlk icraatım olarak, Ocak aynın ilk gününde size bu tarihi anı gururla duyurmak istiyorum ki İkinci Çağ’ın ilk yılına barış içinde giriyoruz. Bu yüzden, İmparatorluk ailesinin kaybına yas tutup, geleceğimize bakalım. ”

Sadece tek bir kişi bu sözleri alkışladı. Senchal Kralı Dro’Zel. Kral gerçekten de Tamriel tarihindeki en iyi şeyin bu olacağına inanıyordu. Elbette, çıldırdığı kesindi.

31 Aralık, 2920
Ebonheart, Morrowind

Şehrin altındaki sisli mezarlıkta Sotha Sil’in makinesiyle çizdiği gelecekte tahmin edilemeyen bir şey oldu. Paslanmış dişlilerden yağlı bir kabarcık göründü ve patladı. Birdenbire büyücünün dikkati bu kabarcığa ve bu olayı tetikleyen zincire çekildi. Bir boru yerinden üç santim sağa doğru oynadı. Birkaç çivi attı. Bobinlerden biri kendini sardı ve ters yönde dönmeye başladı. Piston kolu, milenyumu birden bire sağdan sola çevirerek, sürekli olarak sola ve sağa oynamaya başladı. Hiçbir şey kırılmadı fakat her şeyin yeri değişti.

” Artık tamir edilemez.” dedi büyücü sessizce.

Tavandaki bir çatlaktan geceye doğru baktı. Gece yarısıydı. İkinci Çağ, kaosun çağı çoktan başlamıştı bile.