Birinci Kitap
Üçüncü Çağ, birinci yüzyılın bilgesi Montocai’nin kaleminden:
3. Çağ 63:
Yılın güz aylarında, Yüce İmparator Tiber Septim’in yeğeni, İmparatoriçe Kintyra’nin oğlu Prens Uriel’in erkek çocuğu, Prens Pelagius, Camlorn’un Yüksek Kaya şehir-devletine Kral Vulstaed’in kızının güzelliğine talip olmak için gitti. Adı Quintilla idi, Tamriel’in en güzel prensesi, genç kızların olduğu bütün maharetlerde hünerli ve işini bilen bir büyücüydü.
On bir yıldır dul ve Antiochus isimli bir oğul sahibi Pelagius, saraya vardığında şeytani bir kurtadam’ın şehre terör saçtığını gördü. Birbirlerine kur yapmak yerine, Pelagius ve Quintilla birlikte krallığı korumak için dışarı çıktı. Birinin kılıcı, diğerinin büyücülüğüyle iblis, mistisizm güçleri tarafından öldürüldü. Quintilla iblisin ruhunu bir cevherin içine hapsetti. Pelagius bu cevheri yüzük yaptı ve Quintilla ile evlendi.
Fakat kurdun ruhunun ilk çocuklarının doğumuna kadar çiftle birlikte kaldığı söylenir.
3. Çağ 80. Yıl
“Issızkent büyükelçisi geldi, majesteleri” diye fısıldadı Kahya Balvus.
“Yemeğin ortasında mı?” diye söylendi İmparator hafifçe. “Söyle ona beklesin.
“Hayır, baba, onu görmen gerekiyor” dedi Pelagius, ayağa kalkarak. “Onu bekletip sonrasında da kötü haberler veremezsin. Bu hiç diplomatik değil.”
“Gitme o zaman, sen diplomaside benden çok daha iyisin. Ailenin tüm fertlerinin burada olması gerek.” diye ekledi Uriel II, bir anda yemekte aileden ne kadar da az kişi olduğunun farkına vararak.
“Anneniz nerede?”
“Ve kardeşlerin?”
“Kynareth Başrahibi ile yatıyor” derdi Pelagius ama kendisi babasının dediği gibi, diplomatikti. Onun yerine “Dua ediyor” dedi.
“Peki ya kardeşlerin?”
“Amiel İlkhisar’da, Büyücüler Loncası’nın Baş Büyücüsü’yle görüşüyor. Galana ise, gerçi bunu büyükelçiye söylemeyeceğiz ama tabi ki de Narsis Dükü ile olan düğününe hazırlanıyor. Büyükelçi onun Issızkent Kralı ile evleneceğini düşündüğü için, kendisinin kaplıcada zararlı çıbanları aldırıyor olduğunu söyleyeceğiz. Söyle ona, siyaseten ne kadar uygun olur bilmiyorum ama evlilik için baskı yapmasın.” diyerek gülümsedi Pelagius. “Su Nordların siğilli kadınlar hakkında ne kadar mide bulandırıcı olduğunu biliyorsun.”
“Ama kahretsin, etrafımda aileden birilerinin olması gerektiğini düşünüyorum ki yakınları tarafından hor görülen bir yaşlı aptal olarak görünmeyeyim.” diye homurdandı İmparator, durumun gerçekliğinden şüphe ederek. “Peki ya karın? Gelin ve torunlar nerede?”
“Quintilla çocuk yuvasında, Cephorus ve Magnus ile birlikte. Antiochus büyük ihtimalle Şehirde fink atıyordur. Potema nerede bilmiyorum, muhtemelen çalışma odasındadır. Etrafta çocuk olmasını sevmediğini düşünüyordum.”
“Büyükelçilerle rutubetli özel kamaralarda görüşeceğim zamanları seviyorum.” diye iç geçirdi İmparator. “havaya böyle, bilemiyorum, masumiyet ve nezaket katıyorlar. Ah, lanet olası büyükelçiyi içeri al” dedi Balvus’a.
Potema’nın canı sıkılmıştı. İmparatorluk Topraklarında yağmurlu bir mevsimdi, kış ayları ve şehrin sokakları ve bahçelerini su basmıştı. Yağmurun yağmadığı bir zaman hatırlamıyordu. Sadece günler mi olmuştu yoksa haftalar mı, aylar mı güneşin parladığını görmeyeli. Zamanın hükmü yoktu artık sarayın sürekli titreyen meşale alevinde ve Potema taş ve mermer koridorlarda yürüdüğü sırada, yağmurun şakırdayışını dinleyerek, sıkıldığından başka bir şey düşünmüyordu.
Asthephe, akıl hocası, onu arıyor olmalıydı. Normalde çalışmaya aldırmazdı. Ezber ona çok kolay geliyordu. Boş balo odasından geçerken kendini sınadı. Orsilinium ne zaman düştü?
3. Çağ 980.
Tamrilean Risalesi’ni kim yazdı?
Khosey.
Tiber Septim ne zaman doğdu?
3. Çağ 288.
Hançermenzil’in şu anki kralı kim?
Mortyn, Gothlyr’in oğlu.
Suanki Silvenar kim? Varbarenth. Varbaril’in oğlu.
Lilmoth Kumandanı kim?
Tuzak soru: kumandan bir kadın, Ioa.
Eğer uslu durursam ve belaya bulaşmazsam ve akıl hocam bana çok iyi bir öğrenci olduğumu söylerse ne olur? Anne ve Baba, ya sözlerini tutup bana kendi daedric katanamı alırlar ya da sözlerini hatırlamadıklarını söyleyerek, benim yaşımdaki bir kız için gerçekten tehlikeli olduğunu söylerler.
İmparatorluğun özel kamarasından sesler geliyordu. Babası, büyükbabası ve tuhaf aksanlı bir adam, bir Nord. Potema duvar halısının arkasında gevşettiği bir taşı oynattı ve dinledi.
“Dürüst olalım, sevgili majesteleri” diye duyuldu Nord’nin sesi. “Efendim, Issızkent Kralı’nın umurunda değil Prenses Galana bir orka benzese bile. İmparatorluk ailesiyle bir birleşme istiyor ve siz de ona Galana’yı vermeye ya da Torval’daki Khajiiti isyanını bastırmanız için size verdiği milyonlarca altını geri vermeye razı olmuştunuz. Tanımanız gereken anlaşma buydu”.
“Böyle bir anlaşmayı hatırlamıyorum” dedi babasının sesi, “sen hatırlıyor musun lordum?”
Potema’nın büyükbabasından, yaşlı İmparatordan geldiğini düşündüğü bir homurtu duyuldu.
“Belki de Arşiv Binası’na küçük bir yürüyüş yapmalıyız, hafızam yanılıyor olabilir” diye duyuldu Nord’nin sesi iğneleyici bir şekilde. “Kilitlenip kaldırılmadan önce, sizin mührünüzün anlaşmaya basıldığını, ben açıkça hatırlıyorum. Tabii ki, gerçekten yanılıyor da olabilirim.”
“Arşiv’e bir Ulak yollayacağız bahsini ettiğiniz belgeyi getirmeleri için.” diye yanıtladı babasının sesi, sözlerinden döndüğü zamanlarda kullandığı gibi acımasız ve yatıştıran bir şekilde. Potema bunu iyi biliyordu. Gevsek taşı yerine koydu ve hızlıca salondan çıktı. Ulakların ne kadar yavaş gittiğini biliyordu, zamanında eli ayağı tutmayan bir imparatorun işlerini yürütüyordu. Arşiv Binası’na zaman kaybetmeden gidebilirdi.
Devasa fildişi kapı kilitliydi tabii ki ama ne yapacağını biliyordu. Bir yıl kadar önce, annesinin Bosmer hizmetçisini mücevher çalarken yakalamıştı ve sessizliğinin karşılığında kadını, kendisine kilitleri açmasını öğretmeye zorlamıştı. Potema kırmızı elmas broşunun iki iğnesini çıkardı ve birincisini kilide soktu, elini sabit tutarak ve mekanizmanın içindeki dil ve oluk düzenini ezberledi.
Her bir kilit kendi coğrafyasına sahipti.
Mutfak kilerinin kilidinde altı serbest, yedincisi donmuş ve bir ters dil vardı. Sırf eğlence olsun diye oraya girmişti ama zehirleyici olsaydı tüm İmparatorluk hane halkı çoktan ölmüş olurdu, diye düşündü, gülerek.
Kardeşi Antiochus’un Khajiiti pornografisi zulasının kilidi; iki serbest dil ve tersi yöne baskı yapıldığında hemen sökülen acınası bir zehirli iğneli tuzakla donanmıştı. Yararlı bir kazanç olmuştu. İlginçtir ki hiç utancı olmadığı gözüken Antiochus, şantaj için çok kolay lokma olduğunu ispatladı. Neticede on iki yasındaydı, kedi insanların ve Cyrodiillilerin sapkınlıkları arasındaki fark epeyce soyuttu. Yine de Antiochus ona çok değer verdiği elmas broşu vermek zorunda kalmıştı.
Hiç yakalanmamıştı. Baş Büyücü’nün çalışma odasına girip büyü kitabini çaldığında dahi. Gilane Kralı’nın misafir odasına girip, sabah Magnus’un resmi Karşılama merasimi öncesi tacını çaldığında da. Ailesine işkence etmek çok kolay bir hale gelmişti bu küçük suçlar sayesinde. Ama burada İmparator’un istediği belge vardı, çok önemli bir toplantı için istediği. Önce kendisi almalıydı onu.
Ama bu, bu zamana kadar açtığı en zor kilitti. Tekrar tekrar dillere bastırdı, iğnelerine yakalanan çatal kıskacı nazikçe kenara iterek, dengeleyicilere vurarak. Neredeyse bir buçuk dakikasını aldı Arşiv Binası’nın, Kadim Tomarların tutulduğu yerin kapılarını açmak
Belgeler yıla, bölgeye, krallığa göre iyice düzenlenmişti, Uriel Septim II, Tanrıların Lütufları adına, Tamriel’in Kutsal Cyrodiil İmparatorluğu Hükümdarı ve kızı Prenses Galana ve Issızkent’in Mantiarco Kralı Majesteleri arasındaki Evlilik Anlaşması’nı bulması çok kısa bir zamanını aldı Potema’nın. Ödülünü kaptı ve bina dışına çıktı, Ulak ortalarda bile yokken kapıyı kilitleyerek.
Büyük salonda tekrar gevşek taşı yerinden çıkardı ve içeride geçen konuşmayı hevesle dinledi. Birkaç dakika boyunca üç adam, Nord, İmparator ve babası sadece hava ve birkaç sıkıcı diplomatik detaylar hakkında konuştu. Sonra ayak sesleri ve genç birinin sesi duyuldu; Ulak.
“Haşmet meapları, Arşiv Binası’nın her yerini aradım ama istediğiniz belgeyi bulamadım.”
“Gördün mü?” diye geldi Potema’nın babasının sesi. “Söylemiştim sana var olmadığını.”
“Ama gördüm onu!” Nord’nin sesi hiddetliydi. “Beyim ve İmparator imzaladığında ben de oradaydım! Oradaydım!”
“Umarım babamın, tüm Tamriel’in mutlak Hükümdarı’nın sözünden şüphe duymuyorsundur, yanıldığına dair kanıtta ortadayken.” dedi yavaş ve tehlikeli bir sesle Pelagius.
“Tabi ki hayır.” dedi Nord, hemen kabullenerek. “Fakat kralıma ne söyleyeceğim? İmparatorluk hanedanıyla bir bağı olmayacak mı ve hiç altın iadesi yapılmayacak mı, anlaşmanın- onun ve benim inandığım anlaşmanın- belirttiği gibi ?
“Issızkent Krallığı ve bizim aramızda kötü duygular olsun istemiyoruz.” diye duyuldu İmparatorun sesi, biraz zayıf ama yeterince berrak bir şekilde. “Ya yerine Kral Mantiarco’ya torunumu teklif etsek?”
Potema odanın soğuğunun üstüne çöktüğünü hissetti.
“Prenses Potema? Çok genç değil mi?” diye sordu Nord.
“On üç yaşında,” dedi babası. “Evlenmek için yeterli.”
“Kralınız için ideal bir eş olur.” dedi İmparator. “Kendisi, herkesin kabul edebileceği gibi, benim onda gördüğüm üzere, çok utangaç ve masum ama eminim ki sarayınızın usullerini çok çabuk kavrayacaktır- ne de olsa o bir Septim. Bence harika bir Issızkent Kraliçesi olur ondan. Çok heyecan verici değil ama asil.”
“İmparator’un torunu, kızı kadar yakın değil.” dedi Nord dertlice. “Ama bu teklifi geri çevirmek için bir sebep göremiyorum. Kralıma haber yollayacağım.”
“Müsaade sizindir.” dedi İmparator ve Potema Nord’nin kamaradan ayrılışının sesini duydu.
Gözyaşları süzüldü Potema’nin gözünden. Issızkent Kralı’nı çalışmalarından hatırlıyordu. Mantiarco. Altmış iki yasında ve epeyce şişman. Issızkent’in ne kadar uzak ve ne kadar soğuk, ta kuzeyde olduğunu da biliyordu. Babası ve büyükbabası onu barbar Nordlara terk ediyordu. Odadaki sesler konuşmaya devam etti.
“Çok iyi oynadın, oğlum. Şimdi o belgeyi yaktığından emin ol.” dedi babası.
“Prensim?” diye sordu ulak’ın mızmız sesi.
“İmparator ve Issızkent Kralı arasındaki anlaşma, aptal. Var olduğunun bilinmesini istemeyiz.”
“Prensim, doğruyu söylüyorum. Arşiv Binası’nda bulamadım belgeyi. Kaybolmuş gözüküyor.”
“Lorkhan adına!” diye kükredi baba. “Bu saraydaki her şey neden yerli yerinde olmaz ki? Arşive geri dön ve bulana kadar aramaya devam et.”
Potema belgeye baktı. Issızkent Krallığı’na milyonlarca altın sözü verilmişti Prenses Galana’nın kralla evlenmemesi halinde. Babasına geri götürebilirdi ve belki de karşılığında ödül olarak Mantiarco ile evlenmeyebilirdi. Ya da başka bir yol da, Babası ve İmparator’a şantaj yapabilirdi bununla ve sağlam para kazanabilirdi. Veyahut Issızkent Kraliçesi olduğunda bunu kullanıp hazinesini doldurabilir ve istediği her şeyi alabilirdi. Daedric Katana’dan fazlası olacağı kesindi.
Çok fazla seçenek diye düşündü Potema. Ve artık sıkılmadığını fark etti.
İkinci Kitap
Üçüncü Çağ, birinci yüzyılın bilgesi Montocai’nin kaleminden:
3.Çag 82:
14 yaşındaki torunu Prenses Potema, Nord İmparatorluğu’nun kralı Mantiarco ile evlendikten 1 yıl sonra, II.Uriel Septim vefat etti. Oğlu II.Pelagius, Septim imparatoru oldu ve babasından kalan tükenmiş bir hazine ve zavallı bir yönetimle karşı karşıya kaldı.
Mantiarco dul kalmıştı. Eski karısını çok severdi. Eski karısı ona şimdiki üvey annesinden 2 yaş küçük bir oğul bırakmıştı. Prens Bathorgh. Üvey annesini sevmeyen bir oğul. Ama Kral yeni kraliçesini seviyordu ve onun düşük üstüne düşük yapmasına çok üzülüyor, bu durum ona işkence gibi geliyordu. Ta ki Kraliçe 29 yaşına gelip ona bir çocuk verene kadar.
3.Çag 97:
“Acıma yardım etmek için bir şeyler yapmalısın!” diye bağırdı Potema dişlerini sıkarak. Hekim Kelmeth bir an laboratuvarında bir dişi kurt var sandı ama hemen bu görüntüyü kafasından attı. Düşmanları, onu Kurt Kraliçe diye çağırırdı. Ama bu benzerlik fiziksel bir benzerlik değildi.
“Fakat majesteleri, benim iyileştirebileceğim bir yara yok burada. Hissettiğiniz acı doğal ve doğum için gerekli.” Hekim, teselli etmek için birkaç kelime daha söyleyecekti ki durmak zorunda kaldı. Kraliçe ona aynayı fırlatmıştı.
“Ben domuz burunlu bir köylü kızı değilim!” diye hırladı. ” Ben Issızkent Kraliçesiyim, İmparator’un kardeşiyim! Daedra çağır! Ufacık bir rahatlık için, sahip olduğum her şeyin ruhunu satacağım!”
“Efendim” dedi hekim sinirlice. “Böylesine bir teklif yapmak akıllıca değil. Oblivion’un gözleri daima üzerimizde, sadece böyle düşüncesiz bir hareketimizi bekliyorlar.”
“Oblivion hakkında ne biliyorsun, hekim?” diye hırladı. Ama sesi daha sakin ve sessizdi. Acı hafiflemişti.”Sana fırlattığım aynayı getir.”
“Yeniden mi fırlatacaksınız, majesteleri? ” dedi hekim, yüzünde gergin bir gülümseme ile ona itaat ederek.
“Aynen öyle” dedi, aynada yansımasına bakarak. “Ve bir daha ki sefere hedefi kaçırmam. Lord Vhokken beni hala salonda bekliyor mu?”
“Evet, majesteleri.”
“Güzel, ona söyle saçımı toplayıp hemen yanında olacağım. Ve bizi yalnız bırak. Sancı tekrar gelirse seni çağırırım.”
“Peki, majesteleri.”
Birkaç dakika sonra, Lord Vhokken odada göründü. Muazzam bir keli olduğu için arkadaşları onu Vhokken Tepesi diye çağırırlardı. Konuştuğu zaman sanki gök gürlemiş gibi ses çıkardı.
“Kraliçem, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
“Berbat. Ama sen Vhokken Tepesi’ne bahar gelmiş gibi duruyorsun. Ama o neşeli mizacını senden alırım.”
“Sadece geçici olarak, kocanız vatan hainliği söylentilerini inceliyor.”
“Eğer dediğim gibi yerleştirdiysen, onu bulacaktır.” Potema gülümsedi, yatağına yaslanarak. “Söyle bana Prens Bathorgh hala şehirde mi ?”
“Ne soru ama majesteleri! Tabi ki şehirde.” diye güldü. “Güç Turnuvası vardı bugün ve bilirsiniz, Prens bunu asla kaçırmazdı! Yeni kendini savunma stratejileri her yıl gözler önüne serilir. Geçen yılı hatırlamıyor musunuz? Ringe zırhsız çıkıp 20 dakika sonra 6 silahtarı da yere devirmişti ? Hem de tek sıyrık almadan! Başarısını annesine adamış, Kraliçe Amodetha’ya.”
“Evet hatırlıyorum.”
“Bizimle dost olmayabilir, majesteleri ama ona hak ettiği saygıyı göstermelisiniz. Şimşek gibi yükseliyor. Bazı dedikodulara göre, Prens, stilini orklardan öğrendiğini söylüyor. Bir tür doğa üstü güç.”
“Bunda doğa üstü bir şey yok” dedi kraliçe. “Babasına çekmiş.”
“Mantiarco asla bunun gibi hareket edemezdi.” diye kıkırdadı Vhokken.
“Ben de yaptığını söylemedim zaten. “dedi Potema. Gözleri kapandı ve dişleri gıcırdadı. “Sancım dönüyor! Hekimi çağır. Ama önce başka bir şey sormalıyım: Yeni bir yazlık inşaatı başladı mı?”
“Sanırım majesteleri.”
“Sanma! Emin ol! Bizim ve bu çocuğun geleceği buna bağlı! Simdi git!”
4 saat sonra Kral oğlunu görmek için odaya girdi. Kraliçe gülümsedi.
“Efendim” dedi şefkatle. “Biliyorum çok duygusalsınız ama gerçekten!”
“Oğlum çok güzel. Bütün iyi özelliklerini annesinden almış.” Mantiarco karısına döndü: “Sevgili karım, burada rahatsızlık veren bir şey var. Aslında bu doğum hükümdarlığımdaki en karanlık günü engelleyen tek şey.”
“Ne oldu? Turnuvada bir şey mi oldu? Bathorgh ile ilgili bir şey mi?”
“Hayır turnuvada bir şey olmadı ama evet, Bathorgh ile ilgili. Endişelenmeni istemedim. Dinlenmelisin.”
“Kocacığım söyle!”
“Çocuğumuzun doğumundan sonra bir hediye ile sana sürpriz yapmak istiyordum. Tamamen yenilenmiş bir yazlığım var. Çok güzel bir yer ya da en azından öyleydi. Seveceğini umuyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lord Chokken’in fikriydi. Bir zamanlar Amodetha’nın en sevdiği yerdi orası. “Kral’ın sesinde bir burukluk oluştu. “Simdi nedenini öğrendim.”
“Neyi örgendin?”
“Amodetha beni orada en çok güvendiğim komutanım Lord Thone ile aldattı. Mektuplar vardı. Ve en kötüsü bu değil.”
“Hayır!?”
“Mektupların tarihleri Bathorgh’un doğum tarihi ile örtüşüyor. Oğlum gibi sevdiğim ve yetiştirdiğim çocuk, benim değil, Thone’un oğlu!”
“Hayatım” dedi Potema teselli edercesine.
“Bundan böyle, Bathorgh benim varisim değil. Krallığımdan defedilecek. Bugün doğurduğun çocuk büyüyecek ve Issızkent’i yönetecek!”
“Dahası var, o İmparator’un torunu.”
“İsmini II.Mantiarco koyacağız”
“Bunu sevdim fakat İmparator olan büyük babamın ismi Uriel daha uygun olmaz mı?”
Kral karısına baktı ve başıyla onayladı. O sırada kapı çaldı.
“Prens Bathorgh hazretleri turnuvayı basarı ile bitirdi ve ödülünü bekliyor. 9 okçuyu ve Hammerfall’dan getirdiğimiz dev akrebi yendi. Kalabalık onun ismini haykırıyor. “Vurulamayan Adam” diyorlar.
“Onu göreceğim” dedi Kral üzüntü ile ve odayı terk etti.
“Vurulmasına vurulur da” dedi Potema yorgun bir şekilde. “Ama biraz uğraşmak gerekir.”
Üçüncü Kitap
Üçüncü Çağ, birinci yüzyılın bilgesi Montocai’nin kaleminden:
3. Çağ 98.Yıl
İmparator II. Pelagius Septim yil bitmeden birkaç hafta önce, İmparatorluk genelinde kötü bir işaret olarak görülen Aralığın onbeşinde, Kuzey Rüzgarının Duası festivalinde öldü. Zorlu 17 yıl boyunca ülkeyi yönetmişti. İflas etmiş hazineyi doldurabilmek için Kadim Konseyi dağıtmış, koltuklarını tekrar parayla satın almalarına neden olmuştu. Bu arada da birkaç iyi ama fakir konsey üyesi de ortadan kaybolmuştu. Birçoklarına göre İmparator intikamını almak isteyen eski bir konsey üyesi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.
Çocukları cenazesine ve sıradaki İmparator’un taç giyme törenine katıldı. 19 yaşındaki en genç oğlu Prens Magnus, üyesi olduğu saray mahkemesinin bulunduğu Almalexia’dan yeni dönmüştü. 21 yaşındaki Prens Cephorus ise Gilane’den KızılMuhafız eşi Kraliçe Bianki ile gelmişti. 43 yaşındaki Prens Antiochus çocukların en büyüğü, tahta en yakın adaydı ve babası ile İmparatorluk Şehri’nde yaşıyordu. En son gelen ise tek kız Kardeşi Issızkent’in Kurt Kraliçesi olarak bilinen Potema idi. Otuz yaşında ve hala parıldayan güzelliğiyle, yaşlı kocası Kral Mantiarco ve oğlu Uriel ile birlikte geldi. Herkes Antiochus’un İmparatorluk tahtına geçmesini bekliyordu ancak kimse Kurt Kraliçenin ne yapacağını kestiremiyordu.
3. Çağ, 99. Yıl
“Lord Vhokken, kız kardeşiniz bu hafta boyunca her gece geç saatlerde odasına birkaç adam getiriyordu,” dedi casus. “Eğer kocası durumun farkında olsaydı –“
“Kardeşim savaş tanrıları Reman ve Talos’a düşkündür, ask tanrıçası Dibella’ya değil. Onlarla arkamdan bir şeyler çeviriyor, alem yapmıyor. İddiaya girerim ben bile ondan daha çok erkekle yatmışımdır” diye güldü Antiochus, sonra ciddileşti. “Konseyin beni tahta önermesinde gecikmesinin nedeni o, biliyorum. Altı hafta oldu. Kayıtları yenileyip taç giyme töreni için hazırlık yapmalarının gerektiğini söylüyorlar. Ben İmparatorum! Tacımı giydikten sonra formalitelerin Oblivion’a kadar yolu var!”
“Kız kardeşinizin sizin dostunuz olmadığı aşikar majesteleri, ancak oynayabileceğiniz başka kartlar var. Babanızın konseye nasıl davrandığını unutmayın. Asıl ikna edilmesi gereken onlar” diye ekledi casus imalı bir şekilde hançerine elini götürerek.
“Öyle olsun ama gözünü de o kahrolası Kurt Kraliçe’den ayırma. Beni nerede bulacağını biliyorsun.”
“Hangi genelevde majesteleri?” diye sordu casus.
“Bugün Cuma’da, sonraki günler Kedi ve Goblin’deyim.”
Casus raporunda Kraliçe Potema’nın hiç ziyaretçisi olmadığını ve Mavi Saraydaki İmparatorluk Bahçesinde annesi, Dowager İmparatoriçesi Quintilla ile yemek yediğini söylemişti. Kış mevsimine rağmen sıcak bir akşamdı ve bütün gün fırtınalı olduğu halde gökte tek bir bulut yoktu. Suya doymuş toprak yüzünden düzenli bahçe cilalanmış gibi parıldıyordu. İki kadın şaraplarını alıp aşağıyı izlemek için geniş balkona çıktılar.
“Sanırım kardeşinin taç giymesini sabote etmeye çalışıyorsun,” dedi Quintilla kızına bakmadan. Potema yılların onu eskitmesine rağmen annesinin o kadar da soluklaşmadığını fark etti.
“Doğru değil,” dedi Potema. “Ama doğru olsa bile sizi ilgilendirir miydi?”
“Antiochus benim oğlum değil. Ben babanla evlendiğimde o on bir yaşındaydı, hiç birbirimize yakın olamadık. Sanırım tahtın varisi olması büyümesini engelledi. Büyümüş çocukları olan bir ailesi olması gerekirken vaktini zamparalık ve zina ile harcıyor. Pek de iyi bir İmparator olamayacak,” dedi Quintilla içini çekerek ve Potema’ya döndü. “Ama ailemiz için hoşnutsuzluk tohumları ekmek iyi bir şey değil. Farklı gruplara bölünmek çok kolay ama tekrar birleşmek bir o kadar zor. İmparatorluğun geleceği için korkuyorum.”
“Bu sözler — sanki ölecekmişsin gibi konuşuyorsun anne.”
“Kötü alametleri gördüm,” dedi Quintilla silik, ironik bir gülümsemeyle. “Unutma — Camlorn büyücüsü olarak bilinirdim. Birkaç ay içinde öleceğim ve en çok bir yıl sonra da kocan ölecek. Sadece oğlun Uriel’in, Issızkent’in tahtına geçtiğini göremeyeceğim için üzülüyorum.”
“Şey olduğunu gördün –” diye duraksadı Potema ölmekte olan bir kadına bile planlarının bir kısmını açıklamaktan çekinerek.
” İmparator olup olmayacağını mı? Evet, onunda cevabını biliyorum kızım. Korkma: öyle ya da böyle cevabını bulmak için yaşayacaksın. Yaşına geldiğinde onun için bir hediyem olacak,” Dowager İmparatoriçesi üzerinde büyük sarı bir taş olan kolyeyi boynunda çıkardı. “Bu, baban ve benim 36 yıl önce bir savaşta öldürdüğümüz kuradamın ruhu içine hapsedilmiş bir ruh cevheri. Bunu Yanılsama Okulundan büyüler ile büyüledim böylece sahibi istediği kişiyi etkileyip, cezb edebilir. Bir kral için önemli bir yetenek.”
“Ve de bir İmparator için,” dedi Potema kolyeyi alarak. “Teşekkür ederim anne.” Bir saat sonra, yeni biçilmiş çalıların yanından geçerken Potema yaklaşması ile çalıların arasında karanlığın içine karışan birini gördü. Daha öncede insanların onu izlediğini anlayabilmişti: İmparatorluk sarayında yaşamanın kötü yanlarından biriydi. Ama bu adam odalarına çok yakındı. Kolyeyi boynuna geçirdi.
“Dışarı çıkta seni görebileyim,” diye emir verdi.
Adam gölgelerden çıktı. Siyah keçi derisinden bir elbise giymiş orta yaşlı, kısa boylu biriydi. Gözleri büyünün etkisinde sabit ve donuktu.
“Kimin için çalışıyorsun?”
“Efendim Prens Antiochus’dur,” dedi ölü bir sesle. “Ben onun casusuyum.”
Birden aklına bir fikir geldi. “Prens odasında mı?”
“Hayır, leydim.”
“Ve sen içeri girebiliyorsun?”
“Evet, leydim.”
Potema güldü. Şimdi onu avucunun içine almıştı. “Yolu göster.”
Ertesi sabah fırtına tüm öfkesi ile geri döndü. Duvarlardaki deriler ve tavan çocukluktan kalma gece boyunca içmeye olan bağışıklığının artık olmadığını fark eden Antiochus’a acı veriyordu. Aynı yatağı paylaştığı Argonyalı kadını sertçe ittirdi.
“Bir işe yarada şu pencereyi kapat,” diye inledi.
Pencere kapanır kapanmaz kapı çalındı. Gelen casustu. Prens’e gülümsedi ve bir kağıt parçası uzattı.
“Bu ne?” diye sordu Antiochus gözlerini kısarak. “Hala sarhoş olmalıyım. Ork yapımı gibi gözüküyor.”
“Çok işinize yarayacak bir şey majesteleri. Kız kardeşiniz sizi görmek için burada.”
Antiochus üstünü giyinip yatak arkadaşını göndermeyi düşündü ama aklına daha iyi bir fikir geldi. “Onu içeri gönder. Biraz kepazelik görsün.”
Potema şaşırdıysa da bunu belli etmedi. Portakal rengi-gümüş bir ipekten elbisesiyle, yüzünde zafer edası taşıyan bir gülümsemeyle Lord Vhokken’in odasına girdi.
“Sevgili kardeşim, dün akşam annemle konuştum ve bana akıllıca fikirler verdi. Ailemiz ve İmparatorluğun iyiliği için seninle halk arasında çatışmamam gerektiğini söyledi. Bu yüzden,” dedi cübbesinden bir parça kağıt çıkararak. “Sana bir tercih hakkı sunuyorum.”
“Tercih mi?” dedi Antiochus bir gülümseme ile karşılık vererek. “Bu dostça görünüyor.”
“İmparatorluk tahtına olan haklarından kendi isteğinle vazgeç, böylece benim bunu Konseye göstermeme gerek kalmasın,” dedi Potema ona bir mektup uzatarak. “Bu üzerinde senin mührün olan babanın Pelgius Septim II değil de krallık kahyası Fondoukht olduğunu bildiğini belirten bir mektup. Şimdi, mektubu yazdığını inkar etmeden önce şunu bil ki söylentileri de inkar edemezsin ve İmparatorluk konseyi baban yaşlı aptalın kandırılmış olabileceğini düşünecektir. Doğru ya da değil veya mektup sahtekarlık işi olsun olmasın, ortaya çıkacak skandal İmparatorluk şansını zaten elinden alacaktır.”
Antiochus’un suratı öfkeden bembeyaz olmuştu.
“Korkma kardeşim,” dedi Potema mektubu titreyen ellerinden geri alarak. “Dilediğin fahişelerle çok rahat bir hayat sürmeni sağlayacağım.”
Birden Antiochus güldü. Casusuna baktı ve göz kırptı. “Erotik Khajiitler koleksiyonumu bulup bana şantaj yaptığını hatırlıyorum. Ama bu nerdeyse yirmi yıl önceydi. Artık daha iyi kilitlerimiz var farkına varmışsındır. İstediğin şeyi alabilmek için kendi yeteneklerini kullanamıyor olmak canını baya sıkmış olmalı.”
Potema sadece gülümsedi. Artık bir önemi yoktu. Onu avucunun içine almıştı.
“Uşağımı cezbedip odama girmiş ve mührümü kullanmış olmalısın,” dedi Antiochus zorla gülümseyerek. “Annenden, o cadıdan, aldığın bir Tılsımla belki?”
Potema gülmeye devam etti. Kardeşi düşündüğünden de zekiydi. “En güçlü cezbetme büyülerinin bile bir süre sonra geçtiğini biliyor muydun? Tabiki bilmiyorsun. Hiç büyüye ilgin olmamıştı zaten. Sana şunu söyleyeyim kız kardeş, cömert bir maaş uzun vadede bir uşağı yanında tutmak için daha iyidir,” Antiochus elindeki kağıdı aldı. “Şimdi benim sana bir önerim var.”
“Nedir?” dedi Potema gülümsemesi yavaş yavaş kaybolurken.
“Manasız gibi görünebilir ama aradığın şeyi biliyorsan çok açık bir şekilde ortaya çıkar. Bu bir pratik kağıdı – el yazın benimkini taklit etmeye çalışmış. İyide bir yeteneğin var. Merak ediyorum bunu daha önce yapmış mıydın, yani başkasının el yazısını taklit etmeye çalışmak. Kocanın eski karsından olan ilk olğunun bir piç olduğunu söyleyen bir mektup bulunmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Merak ediyorum acaba onu da mı sen yazmıştın. Acaba bu elimdekini kocana göstersem o da o mektubu senin yazdığına inanır mı? Gelecekte sevgili Kurt Kraliçe, aynı tuzağı iki kere kurma.”
Potema kızgınlıktan konuşamaz bir şekilde sadece başını salladı.
“Şimdi bana o şeyi ver de git biraz yağmurda yürü. Ve sonra da beni tahttan uzaklaştırmak için kurduğun diğer planlardan vazgeç.” Antiochus gözlerini Potema’ninkilere dikmişti. ” İmparator ben olacağım Kurt Kraliçe. Şimdi git.”
Potema kardeşine mektubu verip odayı terk etti. Bir süre koridorda öylece yürüdü. Duvardaki küçük çatlaktan akan yağmur suyunu görmüyordu bile.
“Evet kardeşim, olacaksın,” dedi. “Ama çok uzun süre değil.”
Dördüncü Kitap
Üçüncü Çağ, birinci yüzyılın bilgesi Montocai’nin kaleminden:
3. Çağ 109. Yıl:
Tamriel’in İmparatoru ilan edildikten on yıl sonra Antiochus Septim çevresindekileri sadece cinsel arzusunun çokluğu ile etkileyebilmişti. İkinci eşi Gysilla’dan 104. Yılda doğan Kintyra’ya büyük büyük halası İmparatoriçenin adını vermişti. Çok şişman ve Şifacılar tarafından bilinen her tür hastalığa yakalanmış olan Antiochus politikaya çok az zaman harcamıştı. Kardeşleri ise tam tersine bu işte çok iyiydiler. Magnus, Cyrodiil Kraliçesi Lilmoth ile evlenmiş, idam edilmiş Argonyalı rahip-kralı – ve Kara Bataklıktaki İmparatorluk dileklerini temsil etmiştir. Cephorus ve eşi Bianki ise sağlıklı çocukları ile Gilane’nin Balyozyurt krallığını yönetiyordu. Ama hiçbirisi Issızkent’in Skyrim Krallığının Kurt Kraliçesi Potema kadar politik olarak aktif değildi.
Kocası Kral Mantiarco’nun ölümünden dokuz yıl sonra bile Potema oğlu Uriel adına kral vekili olarak krallığı yönetiyordu. Sarayları özellikle İmparatora garezi olanlar için uğrak yeri olmuştu. Skyrim’in tüm krallarının yanında Morrowind ve Ulu Kaya’dan gelen elçiler Issızkent Kalesini düzenli olarak ziyaret ediyorlardı. Daha da uzaklardan gelen ziyaretçiler de oluyordu.
3. Çağ 110. Yıl:
Potema, limanda durmuş Pyandonea’dan gelen gemiyi izliyordu. Gri dalgaların üzerinde salınan, gördüğü birçok Tamrielik yapıya rağmen yaklaşan şey tamamen egzotik bir şeydi. Zarsi yelkeni ve kaba kitinden gövdesi ile böceksi bir görünüşü vardı ama o bunun gibilerini Morrowind’de de görmüştü. Aslında, eğer tamamen yabancı olan bayrağı olmasaydı, gemiyi limandaki diğerlerinden ayıramazdı. Tuzlu deniz havası sertçe eserken elini kaldırıp başka bir ada ülkesinden gelmiş olan ziyaretçileri selamladı.
Güvertedeki adamlar öncesinde onu uyardıkları gibi solgun olmak bir tarafa sanki etleri beyaz pelteden yapılmışçasına tamamen renksizdiler. Kral’ın ve çevirmeninin karaya çıkması ile kadın boş gözlerine doğru baktı ve elini uzattı. Kral bir şeyler söyledi.
“Efendim Kral Orgnum,” dedi çevirmen duraksayarak. “Size saygılarını iletiyor. Bu tehlikeli denizlerde kendisine sığınak sağladığınız için müteşekkir.”
“Cyrodiil dilini çok iyi konuşuyorsun,” dedi Potema.
“Dört kıtanın dillerini de oldukça akıcı bir şekilde konuşabilirim,” dedi çevirmen. “Ülkem Pyandonea’nin dili, Atmora, Akavir ve Tamriel dillerine de hakimim. Sizinki aslında en kolayı. Bu yolculuğu dört gözle bekliyordum.”
“Efendine buraya hoş geldiğini ve tamamen hizmetinde olduğumu söyle,” dedi Potema gülerek. Ve ekledi, “Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Sadece kibar olmaya çalışıyorum?”
“Elbette,” dedi çevirmen ve kralın gülümsemeyle karşılık verdiği bir şeyler söyledi. Onlar konuşurken Potema limanda şimdi tanıdık gelen gri pelerinli birkaç kişinin Antiochus’un adamı Levlet’le konuştuğunu gördü. Yaztutan Adalarından Psijic Tarikatı. Oldukça can sıkıcı bir durum.
“Adamlarımdan Lord Vhokken size odalarınızı gösterecek,” dedi Potema. “Maalesef, şu anda ilgilenmem gereken başka misafirlerimde var. Umarım efendin bunu anlayışla karşılayacaktır.”
Kral Orgnum anlayışla karşıladı ve Potema o aksam Pyandoneanlarla verilecek olan akşam yemeği hazırlıklarını başlattı. Psijic Tarikatı ile buluşacağı için tüm konsantrasyonunu toplaması gerekiyordu. Üzerine basit siyah bir elbise ve altın cübbesini aldı hazırlanmak için görüşme odasına gitti. Oğlu Uriel tahtta hayvanı joughat ile oynuyordu.
“Günaydın anne.”
“Günaydın tatlım,” dedi Potema oğlunu zorlanırmışçasına havaya kaldırarak. “Amma da ağırsın. On yaşında senin kadar ağır olan birini taşıdığımı hatırlamıyorum.”
“Çünkü ben on bir yaşındayım,” dedi Uriel annesinin muzipliğinin farkında olarak. “Ve büyük ihtimalle şimdi bana on bir yaşında bir çocuk olarak öğretmenimin yanında olmam gerektiğini söyleyeceksin.”
“Senin yaşındayken çalışmaya çok meraklıydım” dedi Potema.
“Ben kralım,” dedi Uriel huysuz bir biçimde.
“Ama bu duruma pek sevinme” dedi Potema. “Hakkın olan imparatorluk şimdiye senin olmalıydı, bunu anlıyorsun değil mi?”
Uriel kafasını salladı. Potema bir süre onun şaşırtıcı şekilde Tiber Septim’in portresine benzeyen haline baktı. Aynı zalim kaşlar ve güçlü bir çene. Büyüyüp çocukluk kilolarını kaybettiğinde büyük büyük büyük büyük büyük büyük amcasının bir eşi olacaktı. Arkasında kapının açılıp bir teşrifatçının içeri gri cübbeli birilerini getirdiğini gördü. Biraz ciddileşti, Uriel bir işaretiyle tahttan atlayıp odayı terk ederken Psijiclerin en önemlilerini selamlamak için durdu.
“Günaydın, Usta Celarus,” dedi Uriel, her kelimesini kraliyet aksanıyla tane tane telaffuz edip Potema’yı heyecanlandırarak. “Umarım Issızkent kalesindeki rahatlığınızı memnun edici bulmuşsunuzdur.”
“Memnun kaldık, Kral Uriel, teşekkür ederiz,” dedi Celarus, memnun ve alımlı bir şekilde. Celarus ve Psijicleri odaya girdi ve kapı arkalarından kapandı. Potema konuklarını karşılamadan bir süre tahtta oturdu.
“Sizi beklettiğim için çok özür dilerim,” dedi Potema. “Yaztutan Adaları’ndan o kadar yol geliyorsunuz ve bende sizi bekletiyorum. Beni affedin.”
“O kadar da uzun bir yolculuk değil” dedi gri cübbelilerden biri sinirli bir şekilde. “En azından Pyandonea kadar uzak bir yerden gelmedik.”
“Ah. Demek son konuklarım Kral Orgnum ve heyetini gördünüz,” dedi neşeli bir şekilde. “Sanırım benim onlarla ilgilenmemin biraz garip olduğunu düşünüyorsunuz, sonuçta Pyandoneanlar Tamriel’i işgal etmek istiyorlar. Siz, anladığım kadarıyla bu konuda da diğer her politik konuda olduğu kadar tarafsızsınız sanırım.”
“Elbette,” dedi Celarus gururla. “İstiladan kazanacak ya da kaybedecek bir şeyimiz yok. Psijic Tarikatı Tamriel’in örgütlenmesinde Septim Hanedanlığı’nın önde gelenlerinden olduğu için her türlü politik yönetimin üstesinden gelecektir.”
“Daha çok önüne gelen her melez hayvana atlayan bir pire gibi, değil mi?” dedi Potema gözlerini kısarak. “Önemini abartma Celarus. Sizin grubunuzun çocuğu Büyücüler Loncası, sizin iki katiniz kadar güçlüler ve benim tarafımdalar. Kral Orgnum’la bir anlaşma yapmak üzereyiz. Pyandoneanlar burayı alıp ben de imparatoriçe olduğum zaman asıl nereye ait olduğunu göreceksin.”
Potema görkemli bir adımla odayı gri pelerinlileri birbirlerine bakışır halde bırakarak terk etti.
“Lord Levlet’le konuşmalıyız,” dedi gri pelerinlilerden biri.
“Evet,” dedi Celarus. “Sanırım konuşmalıyız.”
Levlet’i, Ay ve Bulantı tavernasındaki her zamanki yerinde buldular. Celarus’un başı çektiği üç gri pelerinli içeri girerken, geçtikleri yoldan duman ve gürültü kayboluyor gibiydi. Ortaya çıkmalarıyla tütünün kokusu bile uçup gitmişti. Adam kalkıp onları yukarıdaki küçük bir odaya götürdü.
“Demek fikrini değiştirdin,” dedi Levlet açık bir gülümsemeyle.
“İmparatorunuz,” dedi Celarus ve sonra hatasını düzeltti, “İmparatorumuz Tamriel’in batı sahilini Pyandonean filosundan yirmi milyon altın karşılığında korumamız için bizden yardım istemişti. Bizde elli teklif ettik. Ancak olası bir Pyandonean istilasının tehlikesini göz önüne alırsak bir önceki teklifi kabul ediyoruz.”
“Büyücüler Loncası çok cömertçe — “
“Hatta beklide on milyon altına kadar inebiliriz,” dedi Celarus çabucak.
Akşam yemeği boyunca Potema, Kral Orgnum’a çevirmen yoluyla kardeşine başkaldırması için doldurdu. Yalan söyleme yeteneğinin başka kültürlerde de işe yaradığını görmek hoşuna gitmişti. Potema o gece yatağını kibar ve diplomatik açıdan uygun gördüğü için Kral Orgnumla paylaştı. Ve görünüşe göre de en iyilerinden biri çıkmıştı. Başlamadan önce adam ona bazı otlar yedirmiş, bu da onu sanki zamanın üzerinde süzülüyormuşçasına bir hazza sürüklemişti. Kendini adamın şehvetini emen soğuk bir sis gibi hissetmişti. Sabahleyin onu yanağından öpüp, gitmesi gerektiğini söylediğinde pişmanlık duydu.
O sabah gemi limanı terk etti ve istila için doğrudan Yaztutan Adası’na yöneldi. Arkasından biri dolanırken onları uğurluyordu. Bu Levlet’ti.
“Sekiz milyona yapacaklar efendim,” dedi.
“Mara’ya Şükürler olsun” dedi Potema. “İsyan için daha fazla zamana ihtiyacım var. Onlara benim hazinemden ödeme yap ve İmparatorluk Şehrine gidip on iki milyon Antiochus’tan al. Bu oyundan oldukça iyi kar etmeliyiz, tabi ki sende payını alacaksın.”
Üç ay sonra Potema, Pyandoneans filosunun Artaeum Adasından geldiği belli olan bir fırtınayla yok edildiğini duydu. Psijic Tarikatının ana limanı. Kral Orgnum ve tüm filosu yok edilmişti. “Bazen insanların senden nefret etmesini sağlamak,” dedi oğlu Uriel’i yanına yaklaştırarak, “bir işten karlı çıkmanın en iyi yoludur.”
Beşinci Kitap
İkinci Çağın Bilgesi ve Montocai’nin öğrencisi Inzolicus’un kaleminden:
3. Çağ 119. Yıl:
Yirmi bir yıldır İmparator Antiochus Septim, Tamriel’i yönetti ve ahlaki dikkatsizliklerine rağmen çok iyi bir lider olduğunu kanıtladı. En büyük zaferi İmparatorluk ve Yaztutan Adaları’nın kraliyet donanmalarının, Psijic Tarikatı’nın büyü gücü yardımı ile istilacı Pyandonean güçlerini 110 yılında Adalar Savaşında yok etmesiydi. Kardeşleri Lilmoth Kralı Magnus, Gilane Kralı Cephorus ve Issızkent’in Kurt Kraliçesi Potema çok iyi bir yönetim sergiledi ve Tamriel krallıkları ile ilişkilerini güçlendirdi. Buna rağmen, Ulu Kaya ve Skyrim’e karşı yüzyıllar sürmüş olan bu görmezden gelmenin açtığı yaralar kolay kolay kapanmayacaktı.
Kız kardeşi ve erkek yeğeni Uriel’in nadir ziyaretlerinin birinde, hükümdarlığı süresince birçok hastalık geçirmiş olan Antiochus bir komaya girdi. Aylar boyunca Kadim Konseyi onun on beş yaşındaki kızı Kintyra’yı tahta geçirebilmek için hazırlıklar yaparken o da hayatla ölüm arasında gidip geldi.
3. Çağ 120. Yıl:
“Anne, Kintyra ile evlenemem,” dedi Uriel, tekliften aşağılanmış olmaktan çok eğlenerek. “O benim kuzenim. Ve ayrıca, onun konsey üyelerinden Modellus ile ilişkisi olduğunu sanıyorum.”
“Çok zor beğeniyorsun. Her şeyin bir yeri ve zamanı var,” dedi Potema. “Ama Modellus konusunda haklısın, Kadim Konseyini bu kritik zamanda rahatsız etmemeliyiz. Peki Prenses Rakma hakkında ne düşünüyorsun? Farrun’da onun yaninda oldukça vakit geçirdin.”
“O iyi,” dedi Uriel. “Lütfen, tüm pis detaylarını öğrenmek istediğini söyleme bana.”
“Rica ediyorum, üzerinde yaptığın anatomi çalışmasını bir tarafa bırakalım” diyerek yüzünü ekşitti Potema. “Onunla evlenir miydin?”
“Sanırım.”
“Güzel. O zaman hazırlıkları ben hallederim,” dedi Potema kendisi için bir not yazarak. “Kral Lleromo yanında tutması zor bir müttefikti, simdi politik bir evlilikle Farrun’u bizim tarafımızda tutabiliriz. Onlara ihtiyacımız olabilir. Cenaze töreni ne zaman?”
“Ne cenazesi?” diye sordu Uriel. “Antiochus Amcadan mı bahsediyorsun?”
“Tabi ki,” diye iç geçirdi Potema. “Yakın zamanda ölen başka önemli kim var ki?”
“Salonda koşuşan birkaç KızılMuhafız çocuğu vardı, Cephorus gelmiş olmalı. Magnus’da saraya dün geldi, yani artık her an yapılabilir.”
“O zaman şimdi konseyle konuşma vakti,” dedi Potema gülerek.
Pek de ona uymayan siyahlar içinde giyindi. Mutsuz kız kardeş gibi görünmek için gerekli bir şeydi. Kendine aynada bakınca tüm elli üç yılı güzünün önünden geçer gibi oldu. Skyrim’in soğuk, kuru kışı yüzünde örümcek ağı gibi kırışıklıklar ortaya çıkarmıştı. Ama yine de gülümsediğinde gönül alıp, somurttuğu zaman korku yayabileceğinin farkındaydı. Bu da yeterliydi.
Potema’nin Kadim Konseyine yaptığı konuşma, hitabet sanatı öğrencilerine ders niteliğindeydi.
Onları övüp kendini aşağılayarak başladı konuşmasına: “Soylu ve bilge dostlarım, Kadim Konsey, ben sadece bir taşra kraliçesiyim ve size sadece zaten üzerinde düşünüp taşındığınız bir konuyu dile getirmek için geldim.”
Hatalarına rağmen oldukça popüler olan son İmparatoru överek sözlerine devam etti: “O gerçek bir Septim ve sizin de desteğinizle yenilmez Pyandonea filosunu yok eden çok büyük bir savaşçıydı.”
Ama asıl konuya gelmeden çok az vaktini boşa harcamıştı sadece: “İmparatoriçe Gysilla maalesef kardeşimin arzulu ruhunu dizginlemek için bir şey yapmadı. Aslına bakılırsa şehrin kenar mahallerindeki hiçbir fahişse bile onun kadar çok yatakta yatmamıştır. İmparatorluk yatak odasındaki görevini daha çok yerine getirmiş olsaydı, kendilerine İmparatorun varisi diyen o muhallebi çocuklarındansa gerçek bir varisimiz olurdu. Kintyra denilen kız, birçokları tarafından Gysilla ile Muhafızlar Komutanının kızı olduğuna inanılmaktadır. Gysilla’nın sarnıç temizlikçisinden olan çocuğuda olabilir. Asla kesin olarak bilemeyiz. Asla benim oğlum Uriel’in soyunu bildiğimiz kadar emin olamayız. Septim Hanedanlığının gerçek ve son varisi. Efendilerim, İmparatorluğun prensleri tahtta oturan bir gayrimeşru için destek vermeyecektir, size bunu temin ederim.”
Nazikçe ama bir de uyarı ile bitirdi: “Gelecek kuşaklar sizi yargılayacaktır. Ne yapılması gerektiğini biliyorsunuz.”
O akşam Potema kardeşleri ve eşleri ile onun en sevdiği İmparatorluk yemek salonu Harita Odası’nda eğlendiler. Duvarlar İmparatorluk ve Atmora, Yokunda, Akavir, Pyanodera, Thras’ın bilinen topraklarının soluk çizimleri ile doluydu. Üstlerindeki yağmurdan ıslanmış büyük cam kubbe gökteki yıldızları sergiliyordu. Her dakika bir şimşek çakıyor, duvarlarda garip gölgeler oluşturuyordu.
“Konseyle ne zaman konuşacaksın?” diye sordu Potema yemek servis edilirken.
“Sanırım konuşmayacağım,” dedi Magnus. “Söyleyecek bir şeyim olduğunu sanmıyorum.”
“Kintyra’nın taç giyme törenini duyururlarken onlarla konuşurum,” dedi Cephorus. “Sadece benim ve Hammerfell’in desteğini göstermek için.”
“Tüm Hammerfell adına söz sahibisin demek?” dedi Potema, alaycı bir tavırla gülerek. “KızılMuhafızlar seni oldukça seviyor olmalı.”
“Hammerfell’deki krallıkla benzersiz bir ilişkimiz vardır,” dedi Cephorus’un eşi Bianki. “Stros M’kai anlaşmasından sonra şunun farkına varılmıştır ki biz İmparatorluğun bir parçasıyız, oyuncağı değil.”
“Konseyle çoktan konuştuğunu duydum,” dedi Magnus’un eşi Hellena manalı bir şekilde. Doğası gereği diplomatlığa çok yatkın olup birde Argonyalı krallığının Cyrodiil’li lideri olarak karışık durumların farkına varmasını iyi bilirdi.
“Evet konuştum,” dedi Potema bir parça ekmeğin tadını çıkarırken duraksayarak. “Onlara taç giyme ile ilgili bu öğleden sonra bir konuşma yaptım.”
“Kız kardeşimiz çok iyi bir konuşmacıdır” dedi Cephorus.
“Çok naziksin,” dedi Potema gülerek. “Birçok şeyi konuşmaktan daha iyi yaparım.”
“Mesela?” diye sordu Bianki gülerek.
“Konuşmanda neyden bahsettiğini sorabilir miyim?” diye sordu Magnus şüpheyle.
Odanın kapısı vuruldu. Baş vekilharç Potema’nın kulağına bir şeyler fısıldayınca, kadın gülümseyerek yerinden kalktı.
“Konseye bilgece davrandıkları sürece taç giyme hakkında tüm desteğimi vereceğimi söyledim. Bunda kötü ne olabilir ki?” dedi Potema ve şarap bardağını da alarak kapıya yöneldi. “İzninizle, yeğenim Kintyra benimle konuşmak istiyormuş.”
Kintyra İmparatorluk muhafızları ile holde bekliyordu. İlk bakışta bir çocuktu ama Potema onun yaşındayken Mantiarco ile iki yıldır evli olduğunu düşündü. Bir benzerlik olduğu kesindi. Potema Kintyra’yı kara gözleri ve solgun benzi ile bir mermer gibi duran genç kraliçe olarak görebiliyordu. Halasını görünce bir an Kintyra’nın gözlerinde öfke belirdi ama İmparatorluk muhafızlarının varlığı biraz içini rahatlattı.
“Kraliçe Potema,” dedi sakin bir sesle. “Taç giyme törenimin iki gün içerisinde gerçekleşeceği haberini aldım. Törendeki varlığınız pek hoş karşılanmayacak. Hizmetçilerinize çoktan eşyalarınızı toparlamalarını emrettim, bu gece krallığınıza kadar eşlik edileceksiniz. Hepsi bu kadar. Hoşça kal, hala.”
Potema cevap verecekti ama korumalar ve Kintyra çoktan merdivenlerden aşağı inmişti bile. Kurt Kraliçe gitmelerine izledi ve Harita odasına geri döndü.
“Bianki,” dedi Potema kötü bir şekilde ona bakarak. “Konuşmaktan daha iyi yapabildiğim ne var diye sormuştun? Al sana cevap: Savaş.”
Altıncı Kitap
İkinci Çağın Bilgesi Inzolicus’un kaleminden:
3. Çağ 120.Yıl
On beş yaşındaki imparatoriçe Antiochus’un kızı Kintyra II. Septim, İlk Cemre’nin 3. Gününde taç giydi. Amcaları Lilmoth Kralı Magnus, Gilane Kralı Cephorus oradaydı ama halası Issızkent’in Kurt Kraliçesi Potema saraydan sürülmüştü. Krallığına döndüğünde Kraliçe Potema Kızıl Elmas Savaşı olarak bilinecek olan isyan hazırlıklarına başladı. Yıllarca yanında olduğu, hayal kırıklığına uğramış krallar ve soylular hemen yeni İmparatoriçeye karşı onun yanında yer aldılar.
İmparatorluğa karşı yapılan ilk erken saldırı tamamen başarılı olmuştu. Skyrim ve kuzey Ulu Kaya boyunca İmparatorluk ordusu kendisini saldırı altında buldu. Potema ve ordusu Tamriel’i dokunduğu her şeyi isyana sürükleyen saldırganlaştıran bir çeşit veba gibi ezip geçti. O yılın sonbaharında Ulu Kaya sahilindeki sadık Glenpoint Dükü İmparatorluk Ordusuna acil yardım çağrısında bulundu ve Kintyra, Kurt Kraliçe’ye karşı verilen mücadelede gözdağı verebilmek için orduya kendisi öncülük etti.
3. Çag 121.Yıl
“Nerede olduklarını bilmiyoruz,” dedi Dük utangaç bir şekilde. “Şehir dışındaki her yere gözcüler gönderdim. Sadece ordunuzun gelişinin haberlerini beklemek üzere kuzeye çekildiklerini farz edebilirim.”
“Bunu söylemekten nefret ediyorum ama savaşacağımızı umuyordum,” dedi Kintyra. “Halamın kellesini bir mızrağın ucuna geçirip tüm İmparatorlukta dolaştırmak isterdim. Oğlu Uriel ve ordusu İmparatorluk Eyaletinin tam sınırında dalga geçercesine bekliyor. Nasıl bu kadar başarılı olabildiler? Gerçekten savaşta o kadar iyiler mi yoksa insanlarım benden gerçekten o kadar çok mu nefret ediyorlar?”
Kışın ve sonbaharın çamurunda aylardır mücadele etmekten bitkin düşmüştü. Ejderkuyruğu Dağlarını geçerken ordusu neredeyse bir pusunun tam ortasında kalıyordu. Dwynnen’in normalde oldukça ılıman olan havasında birdenbire patlayan fırtına öylesine beklenmedik bir şeydi ki Potema’nın büyücü dostlarından biri tarafından yapıldığı belliydi. Baktığı her yerde halasının dokunuşunu hissetti. Ve simdi Kurt Kraliçe ile karşılaşma şansı elinden kaçıp gitmişti. Bu kadarı da fazlaydı.
“Bu korku, saf ve oldukça basit,” dedi Dük. “Onun en büyük silahı bu.”
“Bunu sormam gerek,” dedi Kintyra sesini bir şekilde saf bir halde çıkarıp Dük’ün bahsettiği korkuyu ona göstermemeye çalışarak. “Orduyu gördün. Yardım etmesi için yanına bir diriltilmiş ölüler ordusu çağırdığı doğru mu?”
“Hayır, aslına bakarsanız doğru değil ama o söylentileri yaymayı sevdiği kesin. Ordusu kısmen stratejik nedenlerden, kısmen de korku yayabilmek için genelde geceleri saldırıyor. Şimdiye dek bildiğim kadarıyla normal modern bir orduda bulunan savaş büyücüleri ve gecebıçakları dışında doğaüstü yardım almadı.”
“Her zaman geceleri,” dedi Kintyra düşünceli bir şekilde. “Sanırım bu sayılarını gizlemek için.”
“Ve ayrıca birliklerini biz farkına varamadan uygun pozisyona alabilmek için” diye ekledi Dük. “O sinsi saldırıların ustası. Doğuya giden bir adım attığınızda onun sizin güneyinizde daha önünüzde olduğundan emin olabilirsiniz. Ama dinleyin, bunların hepsini yarın konuşabiliriz. Siz ve adamlarınız için kalenin en güzel odalarını hazırlattım.”
Kintyra kule odasında ay ve tek bir mumun yaydığı ışığın altında İmparatorluk Şehrindeki müstakbel kocasına mektup yazıyordu. Onunla büyük annesi Quintilla’nin çok sevdiği Mavi Saray’da evlenmeyi umuyordu ama savaş buna izin vermezdi. Yazarken avludaki hayaletimsi, yapraksız ağaçları izledi. Korumalarından ikisi nöbet yerlerinde birbirlerinden birer adım mesafede bekliyorlardı. Aynı Modellus ve Kintyra gibi diye düşündü ve mektubuna yöneldi.
Kapıya vurulması yazısını yarıda kesti.
“Majesteleri Lord Modellus’tan mektup var,” dedi genç haberci notu kadına uzatarak.
Mektup kısaydı ve haberci gidemeden kadın hepsini okuyup bitirdi. “Bir şey kafamı karıştırdı. Bu mektubu ne zaman yazdı?”
“Bir hafta önce,” dedi haberci. “O ordusunu hazırlarken benim bunu size çok acilen ulaştırmam gerektiğini söyledi. Sanırım Şehri çoktan terk etmişlerdir.”
Kintyra haberciyi yolladı. Modellus ondan Glenpoint’te olan savaş için yardım isteyen bir mektup aldığını söylüyordu. Ama Glenpoint’te savaş falan olduğu yoktu, daha bugün gelmişti buraya. O zaman kim onun el yazısıyla mektubu yazmış ve kim neden Modellus’un İmparatorluk Sehri’nden Ulu Kaya’ya ikinci bir ordu göndermesini istemişti?
Pencereden gelen soğuk gece havasını hisseden Kintyra pencereyi kapatmak için ilerledi. Aşağıdaki nöbetçiler kaybolmuştu. Aşağıdaki ağaçlar arasından gelen boğuk sesleri duyabilmek için eğildiğinde kapının açıldığını duymadı.
Geri döndüğünde Kraliçe Potema ve Glenpoint Dük’ü Mentin’i yanında askerlerle dururken gördü.
“Sessiz yürüyorsun hala,” dedi bir süre duraksadıktan sonra. Dük’e döndü. “İmparatorluğa olan bağlılığından dönmene ne neden oldu? Korku mu?”
“Ve de altın,” dedi Dük basitçe.
“Orduma ne oldu?” diye sordu Kintyra Potema’ya boş bir yüz ifadesi ile bakmaya çalışarak. “Savaş bu kadar çabuk mu bitti?”
“Tüm adamların öldü,” diyerek güldü Potema. “Ama savaş falan olmadı. Sadece sessiz ve etkili suikastlar. İleride İmparatorluk ordusundan şehirde kalanlara ve Modellus’a karşı Ejderkuyrugu Dağlarında savaşlar olacak. Sana savaş hakkında sürekli bilgiler göndereceğim meraklanma.”
“Demek burada bir rehine olarak tutuluyorum?” diye sordu Kintyra, birdenbire odasını kaplayan tasların sağlamlığı ve kulenin yüksekliğinin farkına vararak. “Kahretsin, bana bakın! Ben sizin İmparatoriçenizim!”
“Şöyle düşün, seni beşinci kademe bir yönetici olmaktan birinci derece bir şehit mertebesine yükseltiyorum,” dedi Potema göz kırparak. “Ama bunun için bana teşekkür etmek istemezsen sana da hak veririm.”
Yedinci Kitap
İkinci Çağın Bilgesi Inzolicus’un kaleminden:
3. Çağ 125.Yıl
imparatoriçe Kintyra’nin, II. Septim’in Glenpoint Kalesi’ndeki kesin idam ediliş tarihi spekülasyona açıktır. Kimileri onun 121. Yıl savaşındaki esaretinden kısa bir süre sonra öldürülmüş olduğunu, kimileri ise Gilane Kralı amcası Cephorus, 125. Yılın yazında Ulu Kaya’yı eline geçirene kadar tutsak olarak tutulduğunu iddia etmektedir. Kintyra’nın ölümünün ortaya çıkması birçoklarını Kurt Kraliçe Potema ve III. Uriel Septim olarak dört yıl taç giymiş olan oğluna karşı bir araya gelmesine yol açmıştır.
Cephorus ordusunu Ulu Kaya’da yoğunlaştırmışken kardeşi Lilmoth Kralı Magnus’da Argonyalı birliklerini Morrowind’den, Skyrim’e Potema’nın anayurdunda savaşa odaklamıştır. Sürüngen birlikleri yaz aylarında çok iyi bir şekilde çarpışmış olmalarına rağmen kış gelince havalar tekrar ısınana dek güneye çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu çıkmaz nedeniyle savaş da iki yıl daha uzamıştır.
Ayrıca 125. Yılda Magnus’un karısı Hellena İmparatorun çocukları olan Magnus, Cephorus, rahmetli İmparator Antiochus ve insanlara korku salan Issızkent’in Kurt Kraliçesi’nin ardından ilk çocukları Pelagius’u doğurmuştur.
3. Çağ 127.Yıl
Potema çadırının önündeki çimlere serilmiş olan ipek minderlerin üzerinde oturmuş, çalılığın arkasındaki kara ağaçların üzerinden güneşin yükselişini izliyordu. Skyrim’in yaz aylarına özgü çok canlı bir sabahtı. Böceklerin sesleri etrafında yankılanırken, gökte kümeler halinde uçan binlerce kus değişik sekiler oluşturuyordu. Doğanın, Şahin Yıldız’a kadar gelen savaştan haberi yok diye düşündü.
“Ekselansları, Hammerfell’de ki ordumuzdan bir mesaj var,” dedi hizmetçilerden biri haberciyi getirerek. Adam zorla nefes alıyordu, ter ve pislik içindeydi. Çok uzun bir yoldan geldiği belliydi.
“Kraliçem,” dedi haberci yere bakarak. “İmparator oğlunuzdan size kötü haberler getirdim. Kardeşiniz Kral Cephorus ile Hammerfell’in Ichidag kasabasında karşılaştılar ve savaş orada yapıldı. Çok iyi savaştı, onunla gurur duyardınız ama sonunda İmparatorluk ordusu kazandı ve oğlunuz, Kral, yakalandı. Kral Cephorus onu Gilane’ye götürüyor.”
Potema kaşlarını çatarak haberleri dinledi. “Beceriksiz aptal,” dedi en sonunda.
Potema ayağa kalkıp askerlerin savaş için hazırlandığı kampa doğru yürüdü. Uzun zaman önce askerler hanımın karşılamadan hoşlanmadığını ve selam vermektense çalışmalarını tercih ettiğini anlamışlardı. Lord Vhokken onun önünde savaş büyücüleri kumandanı ile son dakika stratejilerini tartışıyordu.
“Kraliçem,” dedi onu takip eden haberci. “Ne yapacaksınız?”
“Magnus’a karşı olan bu savaşı, onun Kogmenthist Kalesi’ndeki üstün pozisyonuna rağmen kazanacağım,” dedi Potema. “Ve sonrada Cephorus’un İmparator’a ne yapacağını öğrendiğimde ona göre davranacağım. Eğer fidye istiyorsa vereceğim; esir değiş tokuşu isteyecekse yapacağım. Şimdi lütfen temizlenip dinlen ve savaşta ayakaltında dolaşmamaya çalış.”
“Uygun bir yol değil,” dedi Lord Vhokken, Potema kumandan çadırına girdiğinde. “Eğer kaleye batıdan saldırırsak doğrudan okçu ve büyücülerden gelen alevlerin üzerine doğru gitmiş oluruz. Eğer doğudan yaklaşırsak bataklıkları geçmeliyiz ki Argonyalılar bu tip şartlarda daha üstün olacaklardır. Çok daha üstün.”
“Peki ya kuzey ve güney? Sadece tepeler var değil mi?”
“Çok dik tepeler majesteleri,” dedi kumandan. “Oraya sonradan okçularımızı gönderebiliriz ama kuvvetlerimizin çoğunu oraya gönderirsek çok açık vermiş oluruz.”
“O zaman bataklıklar,” dedi Potema ve ekledi. “Tabi geri çekilip onları beklemezsek.”
“Eğer beklersek Cephorus Ulu Kaya’daki ordusunu da getirecektir ve o zaman ikisi arasında sıkışıp kalırız,” dedi Lord Vhokken. “Pek de istenilen bir durum değil.”
“Ben askerlerle konuşacağım,” dedi kumandan. “Bataklık saldırısı için hazırlanmalarını sağlamalıyım.”
“Hayır,” dedi Potema. “Onlarla ben konuşurum.”
Savaş zırhları içinde askerler kampın ortasına toplanmışlardı. Toptakkalpli, Nord, Breton ve Dunmer olan erkek ve kadınlar, gençler ve yaşlılar, rahipler, çocuklar, soylular, fahişeler, tüccarlar, akademisyenler ve maceracılardan oluşan bir topluluktu. Hepsi de Tamriel’in, İmparatorluk Ailesi’nin simgesi olan Kızıl Elmas bayrağının altında toplanmışlardı.
“Çocuklarım,” dedi Potema sabahın sisinde yankılanan sesiyle. “Birçok savaşta beraber dövüştük, dağ tepelerinde, sahillerde, orman içlerinde ,çöllerde. Her biriniz büyük kahramanlıklar gösterdiniz. Ayrıca arkadan saldırmalar, acımasızca katletmelerde oldu ama bu da aynı şekilde beni gururlandırıyor. Çünkü hepiniz birer savaşçısınız.”
Daha da etkili olabilmek için Potema askerden askere her birinin teker teker gözüne bakarak ilerledi: “Savaş sizin kanınızda, beyninizde, kaslarınızda, düşündüğünüz ve yaptığınız her şeyde. Bu savaş bittiğinde, gerçek imparator III. Uriel Septim’in tahtını almak isteyen düşmanlar yok edildiğinde savaşçılar olmaktan vazgeçebilirsiniz. Savaştan önceki hayatlarınıza, tarlalarınıza, şehirlerinize dönüp, aldığınız yaraların ve zaferlerin hikayelerini anlatabilirsiniz. Ama bugün yanılmayın, sizler savaşçılarsınız. Siz savaşın ta kendisisiniz.”
Sözlerinin işe yaradığını görebiliyordu. Etrafında gözünü kan bürümüş savaşçılar, yaklaşan katliama haşirdi. En yüksek sesiyle konuşmaya devam etti, “Ve sizler Oblivion’un en karanlık yerinden çıkagelmiş durdurulamaz bir güç gibi bataklılardan geçecek ve Kogmenthist Kalesi’ndeki o sürüngenlerin derilerini yüzeceksiniz. Siz savaşçısınız ve sadece dövüşmeniz yetmez. Kazanmak zorundasınız. Kazanmalısınız!”
Askerler ağaçlardaki kuşları korkutacak bir şekilde bağırarak karşılık verdiler.
Güneydeki tepelerden birinden bakıldığında, Potema ve Lord Vhokken savaşı olduğu gibi görebiliyorlardı. Aslında kale yıkıntıları olan bir pislik parçasının etrafında bir ileri bir geri giden iki farklı renkte böceğin hareketleri gibiydi. Bazen bir tarafın büyücülerinin birinden bir alev ya da zehir bulutu yükselirdi ama saatlerce süren savaş kaostan farksızdı.
“Bir atlı geliyor,” dedi Lord Vhokken sessizliği bozarak.
Genç Kızılmuhafız kadını, Gilane arması giymişti ama beyaz bir bayrak taşıyordu. Potema yaklaşmasına izin verdi. Sabah gelen haberci gibi bunun da baya yol aldığı belliydi.
“Majesteleri,” dedi nefes nefese. “Kardeşiniz, lordum Kral Cephorus tarafından size kötü haberleri vermek için gönderildim. Oğlunuz Uriel, Ichidag’daki son savaşta ele geçirilmiş ve Gilane gönderilmek üzere yola çıkarılmıştı.”
“Hepsini biliyorum,” dedi Potema küçümseyerek. ” Benim kendi muhbirlerim var. Efendine bu savaşı kazandıktan sonra istediği fidye ya da değiş tokuşu yerine getire –“
“Majesteleri, kızgın bir grup oğlunuzun olduğu karavana Gilane’e ulaşamadan yetişti,” dedi binici çabucak, “Oğlunuz hayatını kaybetti. At arabasında yanarak can verdi. O öldü.”
Potema, kadına arkasını dönüp savaşa baktı. Askerleri kazanacaktı. Magnus’un ordusu geri çekiliyordu.
“Bir haber daha var Majesteleri,” dedi binici. “Kral Cephorus İmparator ilan edildi.”
Potema kadına bakmadı. Ordusu zaferi kutluyordu.
Sekizinci Kitap
İkinci Çağın Bilgesi Inzolicus’un kaleminden:
3. Çağ 127.Yıl
Ichidag savaşından sonra İmparator III.Uriel Septim yakalanmış ve daha Hammerfell’in Gilane Krallığındaki amcasının kalesine götürülmeden, kızgın bir çetenin ellerinde ölümle buluşmuştu. Sonra, bu amca Cephorus, İmparatorluğunu ilan edip, İmparatorluk Şehri’ne doğru ilerledi. Önceden İmparator Uriel’e ve annesi Kurt Kraliçe Potema’ya bağlı olan birlikler, kendilerinin yeni İmparatora hizmet edeceklerini ilan ettiler. Bu desteğin karşılığında, Skyrim, Ulu Kaya, Hammerfell, Yaztutan Adası, Vadiorman, Kara Bataklık ve Morrowind’in soyluları İmparatorluktan yeni bir bağımsızlık ve özerklik statüsü istedi ve istediklerini de aldılar. Kızıl Elmas Savaşı artık bir sona doğru yaklaşıyordu.
Potema ise kaybetmekte olduğu bir savaşa, sonunda sadece kendi krallığı Issızkent ellerinde kalacak şekilde toprakları küçülene dek devam etti. Kendisi adına savaşmaları için daedralar çağırdı, ölen savaşçılarını diriltecek Ölüçağıranlar kullandı ve kardeşleri İmparator I.Cephorus Septim ve Kral Lilmoth’lu Magnus’un üzerine saldırı üzerine saldırı düzenledi. Deliliği arttıkça dostları onu birer birer terk etti, sonunda tek yoldaşları yıllarca toplayıp bir araya getirdiği zom biler ve iskeletler kalmıştı. Issızkent Krallığı bir ölüler diyarı halini almıştı. Kadim KurtKraliçe’nin çürümüş iskeletimsi hizmetçiler ve vampir komutanlarla savaş planları yapmasının hikayeleri tebaasının üzerinde korku salmıştı.
3 Çağ 137.Yıl
Magnus odasındaki küçük pencereyi açtı. Haftalar sonra ilk kez bir Şehrin seslerini duyuyordu: at arabalarının gıcırtısı, kaldırım tasları üzerindeki nal sesleri ve bir yerlerden gelen bir çocuk gülüşünün sesi. Yüzünü yıkadıktan sonra yatağının yanına üzerini giyinmek için dönerken gülümsedi. Birden kapı çalındı.
“İçeri gel, Pel,” dedi.
Pelagius içeri girdi. Saatlerdir uyanık olduğu apaçıktı. Magnus onun enerjisine şaşırdı ve eğer yirmi yaşında bir çocuk olsaydı, savaşların ne kadar uzun süreceğini düşündü.
“Dışarıyı gördün mü?” diye sordu Pelagius. “Tüm şehir halkı geri dönmüş! Dükkanlar açılmış, hatta limanın orada bir Büyücüler Loncası bile var, etrafta yaklaşık yüz kadar dükkan gördüm!”
“Artık korkmalarına gerek yok. Bir zamanlar komsuları olan tüm kombi ve hayaletleri hallettik, artık buranın güvenli olduğunu biliyorlar.”
“Amca Cephorus’da ölünce bir zombiye dönüşecek mi?” diye sordu Pelagius.
“Ona pek uygun olmazdı,” diye güldü Magnus. “Neden sordun?”
“Bazılarının ona yaşlı ve hasta dediğini duydum,” dedi Pelagius.
“O kadar da yaşlı değil,” dedi Magnus. “Altmış yaşında. Yani benden sadece iki yaş büyük.”
“Peki Potema Hala ne kadar yaşlı?” diye sordu Pelagius.
“Yetmiş,” dedi Magnus. “Ve evet, o yaşlı. Daha fazla sorun varsa, beklemek zorunda kalacak. Şimdi kumandanı görmeye gitmeliyim ama akşam yemeğinde konuşabiliriz. Sen buralarda oyalan ama başını belaya sokma tamam mı?”
“Evet, efendim,” dedi Pelagius. Babasının, Potema’nın kalesindeki kuşatmaya devam etmesi gerektiğini anlamıştı. Onu ele geçirip, mühürledikten sonra, handan dışarı çıkıp, kaleye Doğru yöneleceklerdi. Pelagius bunu pek sevmiyordu. Tüm şehir garip, komik, bir ölü kokusu ile kaplıydı, öyle ki kale surlarına kokudan yaklaşmak mümkün değildi. Milyonlarca çiçek dikseler bile bu durum değişmezdi.
Saatlerce şehirde dolaştı, biraz yiyecek birkaç şey ve Lilmoth’daki kardeşi ve annesi için birkaç parça elbise aldı. Başka kime hediye alabilirim diye düşündü. Tüm kuzenleri, Cephorus Amcanın çocukları ve Anthiochus Amca, hepsi savaş döneminde ölmüştü; bazıları savaşarak, bazıları ise savaş sırasında ekinlerin çoğu yakıldığı için çıkan kıtlıktan. Bianki Hala geçen sene ölmüştü. Geriye sadece kendisi, annesi, kız kardeşi, babası ve İmparator olan Amcası kalmıştı. Birde Potema Hala vardı tabi ama onu yaşıyor saymamak gerekirdi.
Sabahın o erken saatinde, Büyücüler Loncasının önüne geldiğinde içeriye girmeyi düşünmüyordu. Bu yerler içeride yoğunlaşmış garip dumanları, kristalleri ve eski kitaplarıyla onu hep korkuturdu. Ama bu sefer, Cephorus Amcası için buradan bir hediye alabileceğini düşündü. Bir Issızkent Büyücüler Loncası hatırası.
O sırada yaşlı bir kadın ön kapıyı açmakta zorlanıyordu, Pelagius’da onun için açıverdi.
“Teşekkürler,” dedi kadın.
Kadın kesinlikle şimdiye kadar gördüğü en yaşlı şeydi. Yüzü beyaz saçlarla çerçevelenmiş eski çürümüş bir elmaya benziyordu. Kadın kırışık elleri ile başını okşamaya çalısınca istemeden geri çekildi. Ama kadının boynunda büyüleyici güzellikte bir mücevher gördü. Tek parça parlak sarı bir kristaldi ama sanki içinde sıkışıp kalmış bir şey var gibiydi. İçindeki şey, mumlardan gelen ışık üzerine vurduğunda, yürüyen dört bacaklı bir yaratığın halini aldı.
“Bu bir Ruh Cevheri,” dedi kadın. “İçinde büyük şeytani bir kuradamın ruhu hapsedilmiştir. Çok uzun zaman önce insanları etkilemesi için büyülenmişti ama ben onu başka bir büyünün etkisi altına almayı düşünüyordum. Belki Başkalaşım Okulun’dan bir mühürleme büyüsü ya da bir zırh.” Birden durdu ve çocuğa sarımsı gözleri ile dikkatlice baktı. “Bana tanıdık geliyorsun, oğlum. Adın nedir?”
“Pelagius,” dedi. Normalde “Prens Pelagius” derdi ama ona şehirdeyken dikkat çekmemesi gerektiğini söylemişlerdi.
“Bir zamanlar Pelagius diye birini tanırdım,” dedi yaşlı kadın ve yavaşça gülümsedi. “Yalnız mı yaşıyorsun burada, Pelagius?”
“Babam… Orduda, kale ile uğraşıyorlar. Ama duvarlar yıkılır yıkılmaz geri gelecek.”
“O zaman pek de uzun sürmeyecektir,” diye iç çekti yaşlı kadın. “Hiçbir şey ne kadar iyi yapılmış olursa olsun, sonsuza dek dayanmaz. Büyücüler Loncası’ndan bir şeyler mi alacaktın?”
“Amcam için bir hediye almak istiyorum,” dedi Pelagius. “Ama yeterince altınım olup olmadığından emin değilim.”
Yaşlı kadın çocuğu eşyalarla bırakıp Lonca Tılsımcısına gitti. Adam genç, hırslı, Issızkent krallığına yeni gelmiş bir Nord’ydi. Ona ruh Cevherinden cezbetme büyüsünü kaldırıp yerine güçlü bir lanet, insanın bilgeliğini yavaş yavaş, yıldan yıla, ta ki kişi aklını kaybedene kadar alan bir büyü yaptırtmak, kadına biraz vakit ve fazlasıyladır altına mal oldu. Kadın ayrıca bir de ucuz bir ateşe Kuvvet yüzüğü aldı.
“Bir bayana gösterdiğin nezaketten ötürü, sana bunları getirdim,” dedi, çocuğa kolyeyi ve yüzüğü verirken. “Yüzüğü amcana verebilirsin ve ona deki yüzük bir Yükselme büyüsü ile tılsımlanmıştır, eğer yüksekten atlaması gerekecek olursa, bu onu koruyacaktır. Ruh cevheri ise senin için.”
“Teşekkür ederim,” dedi çocuk. “Ama çok naziksiniz.”
“Bunun nezaketle alakası yok,” diye cevap verdi dürüstçe. “Bir iki kez İmparatorluk Sarayı’nda Arşiv Odası’nda bulunmuştum ve senin hakkında Kadim Tomarlardan geleceğinle ilgili kehanetleri okumuştum. Sen bir gün İmparator olacaksın oğlum, İmparator III.Pelagius Septim ve bu ruh cevherinin rehberliğinde gelecek nesiller seni ve yaptıklarını her zaman hatırlayacaklar.”
Bu sözlerle, yaşlı kadın Büyücüler Loncasının arkasındaki bir patikada gözden kayboldu. Pelagius kadını aradı fakat bir taş yığınının arkasına bakmayı düşünmedi. Eğer baksaydı, şehrin altından Issızkent Kalesine giden bir tünel bulacaktı. Ve eğer oradan ilerleseydi, çürüyen ölüler arasındaki bir zamanların ihtişamlı kraliçesinin yatak odasını bulacaktı.
O odada, Kurt Kraliçe’yi yatar halde, kalesinin çöküşünün seslerini dinlerken bulacaktı. Ve kadın son nefesini verirken dişsiz ağzında büyüyen pis bir sırıtış görecekti.
İkinci Çağın Bilgesi Inzolicus’un kaleminden:
3. Çağ 137.Yıl
Potema Septim, kalesinde süren bir aylık kuşatmadan sonra öldü. Yaşarken O, Issızkent’in Kurt Kraliçesi, II.İmparator Pelagius’un kızı, Kral Mantiarco’nun karısı, İmparatoriçe II. Kintyra’nın halasi, İmparator III. Uriel’in Annesi ve İmparator Antiochus ve Cephorus’un kız kardeşiydi. Ölümüyle, Magnus oğlu Pelagius’u, kraliyet konseyinin onayı ile Issızkent yerel liderliğine getirdi.
3 Çağ 140.Yıl
İmparator Cephorus Septim atından düşerek öldü. Kardeşi Magnus Septim, İmparatorluğunu ilan etti.
3 Çağ 141.Yıl
Pelagius, Issızkent’in Kralı, “gariplikleri” ile bilinerek İmparatorluk Kayıtlarına geçti. Vvardenfell Düşesi Katarish’le evlendi.
3 Çağ 145.Yıl
İmparator Magnus Septim öldü. Çilgin Pelagius olarak bilinecek oğlu, taç giydi.